16 Mayıs 2012 Çarşamba


1
14. Hafta: TÜRK DEVRİMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Özet:
Türk Devrimi ve önderlik kadrosu Fransız Devrimi ve bunun geliştirdiği düşüncelerden büyük
çapta etkilenmişlerdir. Ulusçuluk, ulusal egemenlik, eşitlik, laiklik, jakobenizm, pozitivizm,
rasyonalizm vb. Sömürgeciliğe karşı bir ayaklanma olan Amerikan Devrimi ile emperyalizme
karşı gerçekleşen Türk Devriminin birinci aşaması olan Kurtuluş hareketi arasında da
paralellikler vardır. Nihayet sınıfsal ve ideolojik içerikleri farklı olmakla birlikte Sovyet
Devrimi ile Türk Devrimi arasında da emperyalizme karşı çıkma noktasında anlamlı
benzerlikler kurulabilir. Türk Devrimi ideolojik ve politik olarak farklı şekillerde
değerlendirmelere, yorumlamalara konu olmuştur. Bunları şu şekilde sınıflandırmak
mümkündür. Sırasıyla “Çağdaşlaşma tezleri”, “Muhafazakar-İslamcı görüşler”, “Popülist ve
liberal eleştiri” ve “Marksist yaklaşımlar”. Bu farklı yaklaşımlar arasında kalın duvarlar
yoktur. Bazı yorumlar birden fazla kanalda görülebilmektedir. Bu derste bu görüşlerin ve
yaklaşımların Türk Devrimini yorumlama biçimleri üzerinde durulacaktır.
14. Hafta: TÜRK DEVRİMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
“Türk Devrimi”, Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazınında “Atatürk Devrimi”, “Kemalist
Devrim”, “Cumhuriyet Devrimi”, “1923 Devrimi” ve benzeri adlarla da anılır. Ancak hangi
adla anılırsa anılsın – ki burada Türk Devrimi tercih edilmiştir – ifade edilmek istenen genel
hatlarıyla aynıdır: Geleneksel bir imparatorluktan, modern bir ulus devlete “geçiş” ve bu
geçişin beraberinde getirdiği “dönüşümler”... Bu bakımdan, Türk Devrimi’nin tarihi, büyük 2
ölçüde, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişin ve bu geçişle birlikte
yaşanan dönüşümlerin tarihidir.
1
Türk Devrimi’ni iki aşamalı bir süreç olarak değerlendirebiliriz. Bir diğer deyişle Osmanlı
İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş ve bu geçişle birlikte yaşanan dönüşümler
iki temel aşama gerçekleşir. İlk aşama “ayaklanma” (ihtilal) aşamasıdır. Bu ayaklanmada,
ayaklananın “Anadolu halkı” ya da en azından Anadolu halkının önemlice bir bölümü olduğu
görülür. Bu bakımdan ayaklanmanın öznesi Anadolu halkıdır. Ayaklanmanın nedeniyse
Anadolu coğrafyasının işgalidir; ayaklanma, Anadolu coğrafyasını “işgal” eden dış egemen
gücü hedef alır. Bu arada belirtmek gerekir ki bu ayaklanmayı tahrik eden, yönlendiren,
yöneten ve en sonunda bu ayaklanmanın 20. yüzyılın ilk bağımsızlık savaşına dönüşmesini
sağlayan bir “yönetici elit” de vardır. Özellikle bu yönetici elitin çabalarıyla, söz konusu
ayaklanma, yalnızca dış egemen güce karşı olmakla kalmaz; bilhassa ayaklanmanın sonlarına
yaklaşılırken, iç egemen gücü de kapsar biçimde genişler. İç egemen güçle ifade edilmek
istenense saltanat ve hilafet makamlarını bünyesinde birleşik olarak barındıran ve merkezi
İstanbul’da bulunan siyasal iktidardır. Bu çerçeve içinde düşünüldüğü zaman, ayaklanmanın
                                               
1
Türk Devrimi’nin tarihini konu eden bir çalışma kuşkusuz ki anlatımına bir noktadan başlamak durumundadır. Yukarıda
genel hatları açıklanan dönemleme denemesi çerçevesinde başlangıç noktasının birinci aşama içinde aranması gerekir.
Yukarıda da vurgulanmaya çalışıldığı gibi, birinci aşamayı belirleyen, Anadolu coğrafyasının işgali olduğuna göre, başlangıç
noktasıyla ilgili olarak “işgal” ekseninde bir tarih tespit etmek mantıklı gözükmektedir. Başkent İstanbul’un işgali, İzmir’in
işgali, işgal güçlerine karşı ilk direnişin gösterilmesi veya Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı gibi olayları işaret eden,
sembolik özellikli tarihler bir yana bırakılacak olursa, “Mondros Mütarekesi”nin imzalandığı tarih olan “30 Ekim 1918”, bir
başlangıç noktası olarak oldukça anlamlı gözükmektedir. Zira Mondros Mütarekesi, Anadolu’nun işgaline zemin hazırlayan
önemli bir hukuksal belge niteliğindedir... Bu türden bir yaklaşım çerçevesinde Mondros Mütarekesi’nin öncesine gidip,
Osmanlı İmparatorluğu özelinde 1. Dünya Savaşı’na uzanmak da mümkündür: Çünkü Osmanlı İmparatorluğu, Anadolu’nun
işgaline yol açacak bu mütarekeyi 1. Dünya Savaşı’nın sonunda,  1. Dünya Savaşı’nı kaybettiği için imzalamıştır... Yine
benzer bir yaklaşım içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’nda yer almasına ve bu savaşta yenilmesine neden
olan gelişmeler de 1. Dünya Savaşı öncesinden başlanarak izlenebilir. Ancak bu türden bir anlatım, ne kadar geriye giderse
gitsin “30 Ekim 1918” tarihine “hızla” gelmek durumundadır. İster Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından, ister Osmanlı
İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’na girişinden ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’nda yer almasına ve bu
savaşta yenilmesine neden olan gelişmelerden başlasın, böyle bir noktadan başlayan bir anlatım, Türk Devrimi’ne ve
özellikle de Türk Devrimi’nin ayaklanma aşamasına dair pek çok veri sunar; sunulan bu verilerle de konuya ilişkin pek çok
önemli noktanın açıklanmasını sağlar. Ancak böyle bir noktadan başlayan bir anlatımın içinden Türk Devrimi’nin özellikle
devrim aşamasını açıklamak bakımından anlamlı olabilecek verileri ayıklamak epey zordur. Hatta böyle bir noktadan
başlayan bir anlatım, bu türden bir açıklama için yetersiz bile kalabilir. Örneğin Türk Devrimi’nin devrim aşamasının çok
önemli sorunsallarından biri “ideoloji”ye dairdir. Oysa ideolojiye dair anlamlı verilere bu anlatımın içinden ancak çok büyük
zorluklarla ulaşılabilir; hatta bazı anlatımlarda bu türden verilere ulaşmak imkânsız bile olabilir. Aslında böyle bir noktadan
başlayan bir anlatımla, yalnızca Türk Devrimi’nin devrim aşamasına değil, ayaklanma aşamasına ilişkin kimi noktaları
açıklamak da zor olur. Örneğin ayaklanmanın Anadolu halkıyla birlikte öznesini teşkil eden “yönetici elit”in nasıl ortaya
çıktığı sorusuna böyle bir anlatım içinde yanıt üretmek hiç kolay olmaz ve hatta bazı anlatımlar özelinde bu soruya yanıt
üretmek imkânsızlaşabilir. Verilen örneklerden yola çıkılırsa, “yönetici elit” gökten zembille inmediğine ve “ideoloji” de bir
vahiy olarak gelmediğine göre, başka bir noktadan başlayan bir anlatımla, yukarıda ana hatlarına değinilen anlatımı,
tamamlamak ve desteklemek gerekir. Bu türden tamamlayıcı ve destekleyici bir anlatımın Osmanlı İmparatorluğu’nun en
azından son yüzyılını – 19. yüzyılını – betimlemek ve aynı zamanda açıklamak zorunda olduğu ortadadır. Ayrıca bu anlatım,
betimleme ve açıklamalarını yaparken, Osmanlı  İmparatorluğu’nun 19. yüzyılını, en azından dünyanın 18. yüzyılının son
çeyreğiyle 19. yüzyılı içinde değerlendirmelidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılını, dünyanın yaşadığı 18. yüzyılın
son çeyreğiyle 19. yüzyıldan izole etmeden ele alan bir betimleme ve açıklama denemesi, odaklanma sorunu taşıdığı zaman,
amacından kolaylıkla sapabilir. 3
temel öznesi olarak, Anadolu halkının yanı sıra, söz konusu yönetici eliti de “ayrıca” hesaba
katmak gerekir.
Türk Devrimi’nin ikinci aşamasıysa Osmanlı İmparatorluğu’nun bir anlamda tarihe
karışmasına ve onun yerine Türkiye Cumhuriyeti devletinin yapılandırılmasına ilişkin bir dizi
olayı bünyesinde barındırır. Bu nedenle bu aşama “yıkılma”nın ve aynı zamanda “yeniden
yapılanma”nın izlerini taşır.
Türk Devrimine Yönelik Yorumlar ve Yaklaşımlar
Türk Devrimi ve önderlik kadrosu Fransız Devrimi ve bunun geliştirdiği düşüncelerden büyük
çapta etkilenmişlerdir. Ulusçuluk, ulusal egemenlik, eşitlik, laiklik, jakobenizm, pozitivizm,
rasyonalizm vb. Sömürgeciliğe karşı bir ayaklanma olan Amerikan Devrimi ile emperyalizme
karşı gerçekleşen Türk Devriminin birinci aşaması olan Kurtuluş hareketi arasında da
paralellikler vardır. Nihayet sınıfsal ve ideolojik içerikleri farklı olmakla birlikte Sovyet
Devrimi ile Türk Devrimi arasında da emperyalizme karşı çıkma noktasında anlamlı
benzerlikler kurulabilir.
Türk Devrimi Prof. Toktamış Ateş’e göre  yarı teokratik bir ortaçağ devletinden halk
egemenliğine dayalı laik ve çağdaş bir devlete dönüşümün tarihidir. Türk Devrimi ideolojik
ve politik olarak farklı şekillerde değerlendirmelere, yorumlamalara konu olmuştur. Bunları
şu şekilde sınıflandırmak mümkündür. Sırasıyla “Çağdaşlaşma tezleri”, “Muhafazakar-
İslamcı görüşler”, “Popülist ve liberal eleştiri” ve “Marksist yaklaşımlar”. Bu farklı
yaklaşımlar arasında kalın duvarlar yoktur. Bazı yorumlar birden fazla kanalda
görülebilmektedir.
1) Çağdaşlaşma Tezleri
Bu başlık sonrakilerden farklı olarak ideolojik ve politik bir saflaşmaya ilk başta işaret etmez
gibi görünür. Bu izlenim doğrudur. Çağdaşlaşma eksenli tezler  çok geniş bir repertuar
oluşturur.  Türk Devrimi ile ilgili yorum getiren Türk ve yabancı yazarların büyük kısmı
burada yer alırlar. Ancak Türk yazarlardan bu gruba girenlerin önemli bir kısmının ortak bir
ideolojik-politik bakışları vardır. Buna kısaca Kemalizm ya da Atatürkçülük denebilir. 4
Eski dilde çağdaşlaşma kavramı muasırlaşma, asrileşme, muasır medeniyet, muasır medeniyet
seviyesi gibi sözcüklerle ifade ediliyordu. Ziya Gökalp, Mustafa Kemal ve erken Cumhuriyet
dönemi resmi belgeleri bu deyimleri kullandılar. Ancak Ziya Gökalp’te muasırlaşma
mefkuresi kısmiydi, hars (kültür) unsurunu içermiyordu.  Mustafa Kemal’in ve radikal
cumhuriyetçilerinkiyse bütünseldi. Kültür ve zihniyet dünyasını kucaklıyordu. Asıl vurgu
buradaydı.
Çağdaşlaşma ile adres Garp medeniyeti olarak belirleniyordu.  Fakat Cumhuriyet’in ilk
yıllarında resmi dil ve belgelerde bu açıklık pek görülmüyordu. Batı emperyalizmine karşı
mücadeleden yeni çıkılmış olmasının, tutuculuğu ürkütmeme niyetinin bunda payı vardı.
Sonraki yıllarda batılılaşma deyimi literatürde öne çıkmaya başladı. Nail Kubalı, Tarık Zafer
Tunaya , İsmet Giritli, Mümtaz Turhan gibi yazarlar bu kavramı kullanıyorlardı. Bazı
muhafazakar yazarlarsa kısmi batılılaşmayı yeğliyorlardı.
Çağdaşlaşma ya da modernleşme terimleri anahtar kavramlar haline gelmiştir. Niyazi Berkes,
T.Z. Tunaya, Bahri Savcı, Taner Timur, Doğan Avcıoğlu, Suna Kili gibi yazarlar çağdaşlaşma
kavramını benimsediler. Bazıları da hemen hemen aynı anlamda olmak üzere modernleşme
terimini kullandılar (ismet Giritli, Münci Kapani, Metin Heper, Ali Yaşar Sarıbay vb)
Yabancı yazarlar ya da Batı dillerinde yazan Türkler ise zaten modernleşme terimini
kullanmak durumundaydılar.
Çağdaşlaşma tezleri açısından bakıldığında Türk Devrimi’ne yönelik yorumlamalarda bazı
vurguların öne çıktığı görülür. Bunları şu şekilde sınıflandırmak mümkündür.
a) Ulusçuluk vurgusu erken Cumhuriyet döneminde oldukça yaygındır.  
b) Bağımsızlaşma ve uluslaşma da en çok vurgu yapılan konular arasındadır. Berkes,
Kili, Macit Gökberk, Giritli toplumsal devrimlerin çağdaşlaşmadaki önemi özellikle
Berkes ve Avcıoğlu’nda ön plandadır. Münci Kapani modernleşme tezinin hemen
yanına demokrasiye hazırlık perspektifini eklemektedir.
c) Çağdaşlaşma tezinde birleşenlerin en çok gönderme yaptıkları alt kavramlar kültürel
düzlemdedir. Laiklik bunların başında gelir. Hümanizma (Doğan Kuban), Türk
Hümanizması (Suat Sinanoğlui İ. Giritli), Türk Rönesansı (Özer Ozankaya), 5
Aydınlanma (Macit Gökberk, Server Tanilli, Bedia Akarsu) gibi vurgulamalar da aynı
doğrultudadır.
Çağdaşlaşma tezleri aslında Batı uygarlığına katılma, uygarlaşma tezleridir. Bu görüşteki
yazarlar arasında üçüncü yol tezlerine de bazen rastlanmaktadır. Örneğin Kadro Dergisi
(1932-34) etrafında buluşan çoğu eski Marksist aydınlar Türk Devrimi’nin ideolojik yapısını
belirlemeye çalışmışlardır. Bunlara göre sınıf iktidarlarına ve sınıf devletlerine yol açan
kapitalizm ve sosyalizm Türkiye’nin önündeki seçenek değildi. Baş çelişki emek-sermaye
arasında değil, emperyalizm ile ezilen uluslar arasındaydı. Ulusal kurtuluş savaşları ve sonrası
bunun mihenk taşıydı. Bunun için kurtuluştan sonra sınıf mücadelelerine girmemek
çatışmasız ve çelişkisiz bir toplum düzeni sınıf mücadelesine girmeden kurmak ana hedef
olmalıydı.
Türk Devrimi’ni çağdaşlaşma modeli kavramı çerçevesinde yorumlayan yazarların önemli
bölümü bu dönüşümün dinamiklerini açıklarken Önder’in ve seçkinlerin  rolüne işaretle
yetiniyorlardı. Bazıları da askeri elitlerin rolünü vurgulamaktadırlar. Bunun yanında Türk
çağdaşlaşmasını açıklarken kitlelerin ve toplumsal etkenlerin rolünü belirtenler de var.
İlginçtir tek partili dönem ideologlarından sayılan Mahmut Esat Bozkurt Türk Devrimi
gerisindeki güçleri sayarken Mustafa Kemal, Aydınlar ve Halk üçlemesine yer veriyor, Recep
Peker de halktan gelerek şeklinde bir ekleme yapma gereği duyuyordu. Çağdaş siyasal
bilimciler arasında kitlelerin rolünü en ayrıntılı biçimde işleyenlerin başında T.Z. Tunaya
gelir. Tunaya’nın dinamikler şemasında Halk, Batı ve Saraydan sonra üçüncü kuvvet olarak
sahne önündedir.
2) Muhafazakar-İslamcı Görüşler
Türk Devrimi’ne radikal eleştiri ve reddiye esas olarak bu kanattan gelmiştir. Bugün bunlar
genel olarak İslamcı görüş başlığı altında kendilerini tanıtmaktalar. Tek partili dönemden
1960’lara kadarsa bu görüşlere ve Kemalist Devrim eleştirilerine öncülük edenler kendilerini
muhafazkar-milliyetçi olarak sunmuşlardı. Bugün milliyetçi-muhafazakar çizgi İslamcı
kanattan belli ölçüde ayrılmış olup genelde merkez sağ partiler ve akımlarca temsil ediliyor.
İslamcı görüşler arasında da Türk Devrimi eleştirisi konusunda farklılıklar vardır. Burada
sadece eleştirel ve reddiyeci tezler ele alınacaktır. İslamcı görüşlerin Türk Devrimi eleştirisi 6
en çok şu noktalarda yoğunlaşmıştır. Uluslaşma, laikleşme, kültür politikaları ve kurumsal
değişiklikler (hilafet, tevhid-i tedrisat ve Milli Eğitim vb.)
Muhafazakar-İslamcı eleştiride iki sivri ok fark edilmektedir. Yabancılaşma ve keyfi
dayatmacılık.  Ali Fuat Başgil, 1960 sonrası ve üniversite dışına dönük yayınlarında Türk
Devrimini “taklitçilik, kopyacılık ve tercümecilikle” suçluyordu. Aynı doğrultuda şu
formülasyon da bu çevrelerde paylaşılır: “Türkiye batılılaştıkça batmış, sömürgeleşmiş,
yabancı emellere alet olmuştur”
Yabancılaşma tezi ile kastedilen görüşlerin özü budur. Keyfi dayatmacılık eleştirilerine
gelince bu görüşler de yine Ali Fuat Başgil tarafından “otoriter bir idarenin indi ve zümreci
görüşleri” “din ve maneviyat düşmanlığı” şeklinde dile getirilmiştir. Nurettin Topçu aynı
paralelde istibdattan söz etmekteydi. Ahmet Kabaklı “milleti terbiye etmek ve yeniden
yaratmak iddiasını” eleştiriyordu.
Muhafazakar-İslamcı eleştiri en çok laiklik ve din konusunda duyarlı olmuştur. Din devlet
ayrımını İslam’a aykırı bulup reddedenler kadar bu ayrılığın aldığı özel biçimi eleştirenler de
vardır. Gerçekten kimi yazarlar bu ayrılığa cepheden karşı tavır alırlarken bazıları söz konusu
ayrılığın laiklikle de uzlaşmadığı kanısındadırlar. İkinci yaklaşıma örnek olarak Başgil
verilebilir. Başgil’e göre laiklik din ve devletin ayrılığı ve birbirlerinin işlerine karışmama
esasına dayanır. Oysa Türk Devrimi ile “tam ve saf laikliği getirecek yerde 1924’ten beri eski
dine bağlı devlet sisteminin tam zıddı olan ve ifrattan tefride gidişi andıran devlete bağlı din
sistemine gelinmiştir. Görüldüğü gibi bu eleştiri köktenci İslamcı tezlerin savunduğu teokratik
esaslardan ayrı düşmektedir.
Bu eğilimdeki yazarlar dinsel alanla ilgili bazı uygulamaları da laikliğe aykırılıklar
noktasından yargılamışlardır.  Örneğin Eşref Edip dini cemaat oluşturma yasağını, ibadetin
Türkçe yapılmasını eleştirirken bu yargılarını laiklik noktasına da oturtmakta laik devlet din
konusunda konuşmaz formülünü hatırlatmaktaydı.
Günümüzde İslamcı düşünce bu eleştirileri ve tavırları esasta sürdürmekle birlikte reddiyeci
kanatlarının köktenciliği dışında uzlaşmacı ve Türk Devrimi’ni bir veri olarak kabullenici
eğilimleri de bünyesinde bulundurmaktadır. 7
Türk Devrimi’nin dinamikleri konusunda da muhafazakar görüşler şu noktada buluşur.
Devrim küçük bir azınlığın hatta tek başına kişinin halka kendi sübjektif tercihlerini
dayatması olayıdır. Kemalist seçkinci tezlerden farklı olarak burada Devrim olgusu
olumsuzlanmaktadır.
3) Popülist ve Liberal Eleştiriler
1960’lardan günümüze Osmanlı-Türk tarihini  ve özellikle Devrim dönemini bürokrasi-halk
çelişkisi ekseninde gören bürokrasiyi egemen ve ezen güç, halkı ise güdümlenen ve mağdur
edilen kitle sayan bir tahlil çizgisi vardır. Bunlar genelde sol adına ortaya sürülmüştür. Asya
Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) teorisi de buna bir ölçüde kaynaklık etmiştir.
Liberal görüşler ise yukarıdakilerle bazı noktalarda buluşmakla birlikte sol iddia taşımayan
klasik bireyci eleştirilerdir. Bunlar da genelde Türk Devrimi’ni anti-liberal ve tepeden inmeci
sayarak olumsuzlarlar. Liberal eleştiri sol adına üretilen popülist görüşlerden önce de vardı.
Serbest Fırka girişimi, Ahmet Ağaoğlu kısmen Ali Fuat Başgil, Ahmet Hamdi Başar vb.
Popülist ve liberal eleştirilerin daha iyi kavranması için bunların tarihsel dinamikleri üzerinde
durmak gerekir.  Liberal eğilimli A. H. Başar’a göre “Kemalist inkılabı” yapanlar
kapıkullarıydı. Sol’da tanınan ünlü romancı Kemal Tahir için “Atatürk de, Mustafa Kemal de
bizim toplumumuzda bazı işler yapmış bir asker paşasının önce ve sonra taşıdığı addır.”
Mehmet Ali Aybar Devrim dönemi CHP’sini İttihat ve Terakki’nin takipçisi “merkezci,
tekelci, ceberut Osmanlı tipi devletten yana” bir güç olarak nitelendirmiştir. Popülist
teorisyenlerin başında gelen İdris Küçükömer “batıcı-laik grup” olarak bürokratlarla,
“doğucu-İslamcı halk cephesinden” söz etmekteydi.  Murat Sarıca Kurtuluş Savaşını
yönetenlerin “kendilerini kurtarmak için devleti kurtarmak zorunluluğu duyan bürokratların
yurtsever kolu” olduklarını bunu izleyen reformlar döneminde de asker-sivil bürokratların
egemen güç durumunda bulunduklarını yazıyordu.
Bürokratik/halk çelişkisi tahlilleri ve bürokrasi güdümünde yukardan aşağı oluşturulan tarih
anlayışı 1960’ların ortanın solu çizgisinde ve günümüz bazı liberallerinde egemendir.
Yazarların bazılarında Batılılaşma eleştirisi dikkat çekiyor. Kemal Tahir’e göre batılılaşma
batı sömürüsünü uygulamak,  Fikret Başkaya Cumhuriyet dönemini son iki yüzyıllık 8
tarihimizin bir sömürgeleşme tarihi olduğu iddiasındadır. Mehmet Ali Aybar da kaba bir batı
taklitçiliğinden söz eder.
Türk Devrimi’nin Halk unsuru karşısındaki tutumu da genellikle bu görüş taraftarlarınca
olumsuzlanmaktadır. Batılılaşma tarihimizle bağları koparmıştır (Kemal Tahir); tepeden
inmeci ve ceberut Osmanlı tipi anlayıştır (M. Ali Aybar); reformlar halkın inançlarına karşı
çıkmıştır (M. Sarıca); halkın büyük kısmı üst kültür devrimi hareketini kabul etmemiştir (İ.
Küçükömer). Özellikle Küçükömer’e göre hukuktaki değişmeler alt yapı üzerinde de olumsuz
bir etkide bulunmuştur. Çünkü bunlar bir yandan temel çelişkinin (emek/sermaye) ortaya
çıkmasını önlemiş, öbür yandan da  ekonomik gelişmeyi engelleyici bir rol oynamışlardır.
Liberal kanattan gelen eleştirilerde Kemalizm’in sivil topluma karşı olduğu tezi yaygındır.
Ahmet İnsel’e göre asıl amaç çağdaşlaşmak değil devletin toplum üzerinde daha yakın
tahakküm kurmasını sağlamaktır. Devrimcilik ilkesi otoriter reformizmin ideolojik aracıdır.
Ancak liberal kanatta Kemalist devrimi modernleştirici değerlendirenler de vardır (Şerif
Mardin vb.)
Popülist ve liberal eğilimlerin Türk Devrimi karşısındaki ortak paydası bu hareketi
olumsuzlamaktır. Sol görünümlü popülist eleştiride biçimsel devrim, üst yapı devrimciliği
gibi temalar ağırlıklıdır. Liberal eleştirinin okları ise daha çok otoritarizme yöneliktir.
Jakobenizm ve tepeden inmecilik ya da halka rağmencilik noktalarında odaklaşmaktadır.
4) Marksist Yaklaşımlar
Dünya ve Türkiye Marksist çevreleri Türk Devrimi üzerinde önemle durmuşlardır. Burada
sınıfsal tahliller, emperyalizmle olan karşıtlıklar, halkın rolü, Kemalist reformların ilerici
niteliğinin vurgulanması özellikler dikkat çekicidir. Ulusal Kurtuluş Savaşı bu çevrelerce
dünya emperyalist sistemine indirilmiş esaslı bir darbe olarak görülür. Marksist tahlilerde bu
savaşın sınıfsal bir niteliği olduğu, ulusal burjuvazi önderliğinde verildiği belirtilir. Bu güç
ticaret burjuvazisi, orta sınıf ya  da orta ve küçük burjuvazi şeklinde sınıflandırılmaktadır.
Harekete öncülük eden ve onu örgütleyen eşraf ve asker sivil aydınlar bu meyanda
görülmektedir. Kurtuluş hareketinin sınıfsal niteliğini belirlemede burjuva devrimci Türkiye
(Stalin), Türkiye’de burjuva milli devrimi şeklinde tanımlamalar yapılmıştır.9
Marksist tahliler Türk Devrimi’nin getirdiği köklü reformları da olumlu ve tarihi ilerletici
karakterde bulmaktalar. Saltanat ve hilafetin kaldırılması, cumhuriyetin ilanı, laiklik ve
Medeni Kanun gibi temek hukuksal dönüşümler emperyalizmin ve feodal gericiliğin
geriletilmesi ulusal-burjuva demokratik devriminin yükselişi olarak yorumlanmıştır.
Üstyapıdaki dönüşümlerin sosyo-ekonomik altyapıya etkilerine de işaret edilmiştir. Buna göre
Türkiye gibi geri kalmış ve din devlet gelenekleri çok güçlü ülkelerde burjuva devrimi sosyoekonomik yapıdan pek beklenemezdi.  Devletin alacağı bir kararla büyük sanayi de
kurulamazdı. Ama siyasal iktidar darbeleriyle kapitalizme, çağdaşlaşmaya ve sanayileşmeye
giden  yolu tıkayan üstyapılar yıkılabilirdi. Kemalizm ve onun önderi bu zorunlu sürecin
başarılı önderi konumundadır.
Marksist tahlil devlet ve toplum ilişkileri açısından da yukarda değinilen popülist eleştirden
farklı değerlendirmeler yapmaktadır. Bu açıdan devlet ve iktidar toplumu ilerletici tarihsel bir
işlev görmektedir.
Bireyin özgürleşmesi ve sivil toplum için ön koşulların oluşturulması açısından da Türk
Devrimi’nin olumlu hizmet gördüğüne işaret edilmiştir. Feodal ve arkaik ideolojilere karşı
girişilen mücadele bireyin ve aklın özgürleşmesine, demokratik sivil toplumun oluşmasına da
hizmet etmiştir.
Türk Devrimi’nin köklü reformlar döneminin itici ve gerçekleştirici gücü seçkinler ya da
aydınlardır. Marksistlerin bu konudaki bulguları diğerlerinden farklı değildir. Şu var ki
Marksist tahlillerde bu aydınların  sınıfsal açıdan burjuva oldukları ya da nesnel olarak
burjuvazinin görüşlerini de temsil ettikleri belirtilir.
Marksist tahlilin Kemalist Devrime yönelttiği eleştiriler temel toplumsal reformları
gerçekleştirememesi örneğin toprak reformu ya da devrimi yapamaması, sanayileşmede başarı
elde edemeyişi, öte yandan da emekçi halk kitlelerinin serbestçe örgütlenme hakkını
tanımayışı, işçi ve köylüleri ezen burjuva karakteri üzerinde yoğunlaşır. Emperyalizmle
sonradan uzlaşma şeklindeki tezler de bu eleştiriler içinde özel bir yer tutar (Mao).
BiLANÇO10
Türk Devrimi bazı alanlarda tam anlamıyla başarılı olurken bazılarında tarihsel önemi büyük
atılımlar yaratmış ancak günümüze birtakım sorunlar da bırakmıştır.
Siyasal Devrim alanındaki başarı kesindir. Saltanat ve hilafetin kaldırılması, cumhuriyetin
ilanı gibi köklü dönüşümler toplumdan tam destek aldı. O tarihten bu yana bu adımların geri
alınmasında ciddi hiçbir belirtiye rastlanmaması bunun göstergesidir. Hukuk devrimi için de
aynı saptama yapılabilir. Laiklik temelli hukuk birliği yerleşmiştir. Pozitif hukukta dinselliğe
dönüş yoktur. Çok hukuklu sistem önerileri fantezi olmaktan öteye bir anlam taşımaz.
Kültürel alanda da önemli ve kalıcı değişimler geçirmiştir. Harf ve dil değişikliği eşine pek
rastlanmayan bir başarı sağlamış, ülkenin kültürel ve siyasal yapısının demokratikleşmesine
katkıda bulunmuştur. Ancak çağdaş ve evrensel kültür değerlerinin toplumun geniş
kitlelerince benimsendiği iddiası gerçekçi değildir.
Kadının statüsü açısında kazanılan hukuki mevziler pekişmiş görünmektedir. Bunların
geliştirilmesi konusunda bugün kadın merkezli girişimlerin artması olumludur.
Başarıların önemli olduğu ama sorunların da yaşandığı iki önemli alan uluslaşma ve laikleşme
platformlarıdır. Uluslaşma aslında Türk Devrimi’nin en başarılı olduğu alanlardan biridir.
Cumhuriyet ulusal bağımsızlığı sağlamada, ümmetten millete geçişte, fetih ve cihad ruhundan
anavatan anlayışına geçişte büyük ilerlemeler kazanmıştır. Ancak ulus devlet modeli ve
ulusçuluk 1980’li yıllardan itibaren iki önemli sorunla karşılaşmıştır. Dışa karşı tam
bağımsızlık ile küreselleşme-bütünleşme çatışması, içeride ise farklı etnik kimliklerin
bastırılmasından doğan tepki ve sorunlar.
Laiklik alanında da Türkiye Müslüman çoğunluklu bir ülkeden köklü bir dönüşümün
başarılabileceğini kanıtlamıştır. Üstelik bu kazanım çok partili demokrasi koşullarında da
esasta yaşayabileceğini göstermiştir. İnsanların hem dindar hem de laik düzene ve yaşam
biçimine bağlı kalabilecekleri bu deneyle ortaya konmuştur. Ancak bu alanda da sorunlar yok
değildir. Çok partili yaşamın rekabetçi ortamında İslam’ın siyasal bir manipülasyon aracı
olarak görülmesi ve kamusal ve siyasal hayata dönüşü bir takım problemlere neden olmuştur.
Ancak laik demokrasi temelindeki uzlaşmanın yaygınlığı yaşanan sorun ve gerilimlerin
yumuşatılması olanağını da sağlamaktadır. 11
Türkiye 60 yıllık çok partili rejimini ve üzerindeki tüm baskılara rağmen bugünkü
demokratikleşmesini esas olarak Türk Devrimi’ne borçlu görünmektedir. Türkiye bu devrimin
emperyalizm ve feodal ortaçağ kurumlarına karşı verdiği mücadeleden geçerek sorunlar
yaşasa da bugünkü siyasal ve kültürel düzeyine ulaşabildi, bireyin ve sivil toplumun önünü
açabildi.
Türk Devrimi’nin önderin yaşamı ve tek partili otoriter rejimin ömrü ile sınırlı olacağı sanısı
vardı. Çok partililik koşulları bu kazanımların esasta dayanıklılığını ortaya koymuştur. Bugün
Türk Devriminin kazanımları ve ana düşüncesi  antifanatizim, aydınlanma, çağdaşlaşma,
ilerleme ve laikleşme gibi çağrışımlarla yüklü bir kuvvet-fikir  (idée-force) durumuna
gelmektedir. Bu niteliğiyle de ülkenin düşünce ve ortak siyaset yaşamının asıl önemlisi de
sivil toplum güçlerinin ortak ve merkezi buluşma alanı olmaktadır.  Büyük çoğunluğuyla
kamuoyu odakları ve kurumları, demokrasi ve insan hakları sorunlarının aşılmasında Türk
Devriminin getirdiklerini bir engel olarak değil asgari tramplen olarak algılamaktadır.
Sonuç:
Türk Devrimi’nin önderin yaşamı ve tek partili otoriter rejimin ömrü ile sınırlı olacağı sanısı
vardı. Çok partililik koşulları bu kazanımların esasta dayanıklılığını ortaya koymuştur. Bugün
Türk Devriminin kazanımları ve ana düşüncesi antifanatizim, aydınlanma, çağdaşlaşma,
ilerleme ve laikleşme gibi çağrışımlarla yüklü bir kuvvet-fikir (idée-force) durumuna
gelmektedir. Bu niteliğiyle de ülkenin düşünce ve ortak siyaset yaşamının asıl önemlisi de
sivil toplum güçlerinin ortak ve merkezi buluşma alanı olmaktadır. Büyük çoğunluğuyla
kamuoyu odakları ve kurumları, demokrasi ve insan hakları sorunlarının aşılmasında Türk
Devriminin getirdiklerini bir engel olarak değil asgari tramplen olarak algılamaktadır.

DERS DAĞILIMI (BAHAR/2.Yarıyıl)
15. Hafta : Geleneksel Türk Sanatları/ Minyatür Sanatı
Minyatür Sanatı
Nurhan Atasoy
Batı dillerinde bir nesnenin küçük boyutlardaki örneğini belirten “Minyatür” sözcüğü, zamanla
kitap resmi için kullanılan bir terim halini almıştır. Eski Türk kaynakları kitap resmi için “Nakış”,
“Tasvir”; minyatür ressamı için de “Nakkaş”, “Musavvar” gibi sözcüklere yer verirler. Kitap resmi
sanatı için çok yaygın olarak “Minyatür” kullanılmakta olduğu için biz de bu sözcüğe yer
veriyoruz.
8. ve 9. yüzyıla ait olan ve Turfan bölgesinde Hoço, Bezeklik, Sorçug gibi Uygur merkezlerinden
günümüze gelmiş Türk resim sanatının örnekleri arasında, duvar resmi ve figürlü işlemelerin
yanında minyatürler de bulunmaktadır. Türklerin İslamiyeti kabul etmelerinden önceki devreye ait
yazmalardaki minyatürler, Uygur prens ve prensesleri ile Mani ve Uygur rahiplerini canlandırırlar.
Çeşitli kültür ve dinlerin etkili olduğu bir ortamda yapılan bu minyatürlerin üslupları çok zengindir
ve farklılıklar gösterir. Türk minyatür sanatının 13. yüzyıla kadar olan gelişimini gösteren daha
sonraki örnekler ne yazık ki, kaybolup gitmiştir.
Bir aşk hikayesi olan Varka ve Gülşah (TKSM, H.841) 13. yüzyıl Selçuklu dönemi resim sanatının
en güzel örneklerindendir. Yazma, Hoy’dan gelmiş ve Konya’ya yerleşmiş bir aileden olan Abdül
Mümin tarafından resimlendirilmiştir. Varka ve Gülşah minyatürlerindeki Türk tiplerini temsil
eden figürler, Büyük Selçuklu dönemi çini ve seramiklerindeki figürlerle büyük benzerlikler
gösterir. ılk minyatürde, içinde çeşitli dükkanların bulunduğu bir çarış ile adeta öykünün geçtiği
ortamın bir takdimi yapılmaktadır. Gülşah’ın çadırında üzüntüden bayılmasını ve Varka’ya
kavuşmasını gösteren yalın sahnelerin figürlerden arta kalan boıluklarını ise, dekoratif bitki ve
hayvan motifleri doldurmaktadır. ıki atlının döğüşünün yer aldığı sahnede de zemin arabesklerle
tamamen doldurulmuştur. Zeminin bu biçimde süslenmesini, Büyük Selçuklu dönemi
minyatürlerinin çoğunda buluruz. Bu ağır süslemelere karışn, ince uzun dikdörtgenler oluşturan
kompozisyonlar oldukça yalındır.
Selçuklu döneminden günümüze gelmiş bir başka eser ise, 1271’de Aksaray’da yazılarak Sivaslı
Nasreddin tarafından Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev’e sunulan bir Astroloji
Kitabı’dır (Paris, bib. Nat., P.174). Doğu’dan alınan motiflerin yanında minyatürlerdeki güçlü
konturlar ve hafif gölgelendirme, sanatçısının Bizans minyatürlerini tanımış olduğunu
göstermektedir.
Osmanlı minyatür sanatına geçmeden önce, araştırıcıların Türklerin eski yurtları Orta Asya’da,
Türkistan’da yapılmış olduğunda birleştikleri ve “Mehmet Siyah Kalem” diye adlandırılan
resimlerden söz etmek gerekir. Topkapı Sarayı’ndaki bu resimler, içinde sultanın portresi
bulunduğu için “Fatih Albümü” diye adlandırılan derlemede yer almaktadır. Çeşitli çevre ve
dönemlerden gelen eserlerin arasında yer alan bu resimlerdeki figürler belli bir hacim değerine
sahiptir. Koyu ve az sayıda renk kullanılarak yapılmış olan resimlerin bir kısmının rulo parçaları
olduğu anlaşılmıştır. Resimlerin bazıları ipek, bazılarıda kaba Çin kağıdına yapılmıştır. Bilim
adamlarının şamanizm dünyasını yansıttığı konusunda görüş birliğinde oldukları bu resimlerde
kuvvetli bir Çin sanatı etkisi egemendir.Anadolu beylikleri arasından çıkarak, devletlerini üç kıta üzerinde genişleten ve büyük bir
imparatorluk haline getirmeyi başaran Osmanlıların, kuruluş dönemine ait kitap sanatını, yalnız
bazı yazılı kaynaklardan öğreniyoruz. Çünkü bu dönemin minyatürlü yazmalarından örnekler
günümüze kadar gelmemiştir. Son yıllardaki araştırmalar, Fatih Sultan Mehmed döneminde
yapılmış birçok minyatürlü eseri gün ışığına çıkarmıştır. Bunlardan biri olan ve 1455’te Edirne’de
gerçekleştirilen Dilsuznâme: Gül ve Bülbül (Oxford Bodlein Lib.) adlı edebi eser, Türkmen
minyatürlerinin etkisini göstermektedir. Hatifî’nin, mimari çizimlerdeki perspektif denemeleri ve
Fatih döneminde Batı’dan alınan etkileri yansıtan Hüsrev-işirin minyatürleriyle (N.Y.,
Metropolitan Museum of Art, 6927), Katibî Külliyatı (TKSM, R.989) ve Venedik San Marco
Kütüphanesi’ndeki ıskendernâme Minyatürleri de Türkmen okulu etkilerini güçlü biçimde ortaya
koyarlar. Bu eserler dönemin giyim, müzik aletleri ve eğlence hayatı gibi bazı özelliklerini de
yansıtırlar.
1465’te Amasya’da hazırlanmış olan tıp kitabı Cerrahiye-i Hakaniye (Paris, Bib. Nat., T.693) daha
başka bir anlayışı, taşra üslubunu sunar. Bu minyatürlerin en genel özellikleri, çeşitli cerrahi
müdahaleleri çizgisel bir üslupla açık seçik ve yalın bir biçimde açıklıyor olmalarıdır.
Eyalet sanat  merkezlerindeki gelişmenin yanı sıra imparatorluğun başkenti İstanbul’da yoğun
faaliyetlere sahne olmaktaydı. Fatih Sultan Mehmed, ıtalya’dan aralarında Gentile Bellini’ninde
bulunduğu sanatçılar getirtmişti. Geniş görüşlü askeri deha, bilim ve sanata da büyük bir ilgi
duymaktaydı. Bellini’ye yağlıboya portresini, Constanza da Ferrara’ya da üzerinde büstü ve atlı
portresi bulunan madalyonları yaptırdı. Bu sanatçıların İstanbul sarayında yaptıkları eserlerin çoğu
ortadan kalkmıştır. Ama onların öğrencileri olan Türk nakkaşlarının eserlerini tanıyoruz. Batı
resim sanatını İstanbul atölyelerine tanıtan bu sanatçıların arkalarında bıraktıkları, etki, Doğu
geleneği ile birlikte erken Osmanlı dönemi minyatür sanatı üslubunu oluşturan ilk adım olmuştur.
Türk portreciliğinin doğmasında hiç kuşku yok ki, bu faaliyetlerin etkisi olmuştur. Osmanlı portre
ressamlığının ilk ürününü, Fatih Portresi (TKSM, H.2153) ile Sinan Bey vermiştir. Fatih Sultan
Mehmet bu eserde bağdaş kurmuş oturur vaziyette resmiyetten uzak ve samimi bir halde
gösterilmiştir. Fatih’in duyarlı kişiliğini başarı ile yansıtan portrede, Padişah gözleri uzaklara
dalmış, elinde tuttuğu gülü koklarken resimlenmiştir. Gerek yüzdeki hafif gölgelendirme gerek
kaftanın yakasının işlenişi, Doğu ve Batı üsluplarının Türk sanatçıların elinde nasıl yeni bir senteze
ulaştığını ortaya koymaktadır.
Doğu’da özellikle ıran’la hem savaş hem barış sırasındaki sürekli ve yoğun ilişkiler, sanat alanında
Türkler için önemli bir esin ve etki kaynağı olmuştur. Doğu’nun edebi eserleri çoğaltılmış ve
resimlenerek yazma halinde günümüze gelmiştir. Saray resssamlarına ödenen ücreti ortaya koyan
Ehl-i hiref defterleri aynı zamanda, atölyelerdeki yabancıların arasında ıranlıların büyük bir
çoğunlukta olduğunu da göstermektedir. Bursalı Uzun Fırdevsî’nin Süleymannâmesi’ndeki takdim
minyatürü, dönemin iyi bir örneğidir.
Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı minyatür sanatında pek çok yeniliğin denendiği bir
dönemdir. Bu yenilikler arasında, tarihi olayları saptama anlayışının “şehnâmecilik” adıyla resmi
bir görev halini alması da vardır. Bu anlayış içinde tarihi olaylar yazma olarak kayda geçirilirken,
bir yandan da resimleniyordu. İmparatorluğun doğu ve batısındaki savaşlar, fetihler ve seferler,
tahta geçişler, yabancı elçilerin kabulü, bayram kutlamaları gibi önemli olayların yanı sıra, bazen
sultanın yalnızca tek bir seferi de ele alınabiliyordu. Kanuni döneminde Nevaî Hamsesi (TKSM,
H.802), Nevaî Divanı (TKSM, R.804), Tuhfet-el Ahrar (TKSM, R.914) gibi edebi eserlerin
yanında, tarihi minyatürler de aynı derecede önemlidir.Bu tür eserlerin en önemlilerinden birisi de Arifî’nin Süleymannâme’sidir (TKSM, H.1608). Eser
1543 Macaristan kuşatmasını, Nice’in fethini ve deniz seferlerini konu almaktadır. Barbaros
Hayreddin Paşa idaresindeki Osmanlı donanması 1543 baharında, Kanuni Sultan Süleyman’dan
yardım isteyen I. François’yı desteklemek üzere Akdeniz’e açılmıştır. Barbaros, ıtalya’nın birkaç
limanına uğradıktan sonra Marsilya’ya ulaşmış, Fransız donanmasıyla buluşmuş ve V. Karl’in
(şarlken) müttefiki olan Savois dükasından Nice’i almıştır. Türk donanması bundan sonra
kışlamak üzere Toulon limanına gitmiş, Genova’da esir bulunan Turgut Reis’i, limana dayanıp
köyleri yakmakla tehdit ederek kurtarmıştır. Bu deniz seferi sırasında donanmanın  gittiği bütün
limanlar, Süleymannâme’de önemli özellikleri ile resimlenmiştir.
Tarih-i Sultan Bayezid (TKSM, R. 1272), ise II. Bayezid döneminin deniz seferlerini anlatır. Bu
resimlerde limana gelen gemiciler bölgenin özelliklerini ve yapılarını hemen algılamaları
amaçlanmıştır. Bu eserde gemilerin savaşlar sırasında birbirlerine göre duruşları ile hareket
biçimleri de oldukça gerçekçi ve renkli bir biçimde verilmiştir.
Bu eserler, Matrakçı Nasuh tarafından yazılan ve resimlenen Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn
(İÜK, T.5964) adlı kitapta ilk kez ortaya konan yeni bir eğilimin devamcılarıdır. Matrakçı bu
yazmada, Kanuni’nin Irak seferi sırasında Osmanlı ordusunun konakladığı yerleri anlatır. Matrak
oyununun mucidi sayılan Nasuh’un bu minyatürleri figürsüz, topografik birer manzara niteliği
taşır. Sanatçının Portekiz portulan çizimlerinden, önemli özelliklerin ilk bakışta kavranabildiği
deniz, kıyı haritalarından esinlendiği tahmin edilmektedir. Eskişehir, Diyarbakır, Tebriz gibi
örneklere bakıldığında, öteki  menzillerde olduğu gibi, bu kentlerin de en önemli topografik
özellikleri ve yapılarıyla ele alındığı görülür. Bu kitaptaki resimlerin içinde yeni anlayış
doğrultusunda titiz bir gözlem sonucu yapıldığı belli olan “İstanbul” ayrı bir önem taşımaktadır.
Bu  örnek, bir Türk sanatçısı tarafından tasvir edilmiş en eski İstanbul resmidir. Resim
derinlemesine incelendiğinde, sanatçının önemli özellikleri ne kadar ustalıkla seçebildiğine ve
bunları yalın, dolambaçsız bir biçimde yansıtabildiğine hayran olmamak elde değildir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatının son döneminde hazırlanmış olan Süleymannâme (TKSM,
H.1517) bu padişah zamanında başlatılan şehnâmecilik’in bir ürünüdür. Eser Firdevsî’nin
şehnâmesi fikrinden hareket edildiği için Farsça ve mesnevi tarzında yazılmıştır. Başlangıçtan
itibaren Osmanlı hükümdarlarının saltanatlarını ele alan beş ciltlik bir dizinin sonuncusu olan
yazma, Arifî tarafından kaleme alınmıştır. Eser, bu dönem minyatürlerinin çoğunda olduğu gibi
yalın bir düzenleme sunar. Ancak minyatürlerin yüzeyleri, çoğu zaman ana konuyu izlemeyi
güçleştiren süslemeci motiflerle doldurulmuştur. Ama bu özellik, tarihi olayların minyatürlerle
yansıtılması konusundaki titiz yaklaşımın gelişmesiyle giderek eriyecektir. Tarihi olayları gerçekçi
bir tavırla saptama anlayışı ise, artık Türk minyatür sanatının değişmez bir özelliği olarak gelenek
haline gelecektir.
Bu eserde Topkapı Sarayı’nı gösteren minyatürler, önemli özellikleri ve genel görüntüsüyle sarayın
bu dönemdeki durumunu yansıtan birer belge değerindedir. şematik bir biçimde ele alınmış olan
sarayın ikinci avlusundaki revaklar, sol tarafta da kubbealtı görülmektedir. Kubbealtını gösteren
minyatürde katipler, öteki görevliler ve toplantı halindeki vezirler, yerli yerinde sıralanmış
oturmaktadırlar. Kubbealtı revağının altında, köşede maaş olarak dağıtılacak altın ve gümüşler
tartılmakta, keselere konup, mangalda eritilen balmumu ile mühürlenmektedir. Öte yandan
minyatüre bakanların olayların bütününü anlayabilmesi için binalar açık bir kesit halinde
gösterilmiştir. Kanuni’yi avlanırken gösteren sahne ise figürlerin basit sıralanmasından oluşan
yalın kompozisyon şemasına iyi bir örnektir. Sultan’ın Topkapı Sarayı ikinci avlusunda tahta çıkma
töreni de yalın düzenleme şemasına bir örnektir. Bu kompozisyonda yeni sultana bağlılıklarını
sunacaklar yarımay biçiminde çizilmişlerdir. Belgesel değere sahip bir başka sahne ise devıirmelerin toplanmasını yansıtır. Bu kompozisyonda olayın bütün ayrıntıları tam olarak ele
alınmış, eser böylelikle resimli bir belge niteliği kazanmıştır.
Kanuni döneminde başlayan tarihi konuların işlenmesi ve şehnâmecilik’e bağlanıp devletin resmi
tarihini belgeleme niteliği alması, klasik döneminde Türk minyatürüne ana karakterini
kazandıracak, İslam ülkelerinde gelişen minyatür  sanatı içinde ötekilerden ayrılan bir okul
oluşturacaktır.
Kanuni döneminde yapılan bu konudaki denemeler II. Selim ve III. Murad zamanında
meyvelerini vermiştir. 16. yüzyılın ikinci yarısında parlak renkli süslemeler sadeleştirilerek
figürlerin adeta soluk alması sağlanmış, Türk minyatür üslubu klasik bir yetkinliğe ulaştırılmıştır.
Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi tarihi konulu minyatürler Osmanlı ordusunun seferlerini,
padişahın tahta çıkışını, saray içinde ve dışında düzenlenen gösteri ve şenlikler gibi olayları da
konu alıyordu. Örneğin Kanuni’nin son yıllarında 1558’de yazımına başlanan Sefer-i Zigetvar
(TKSM, H.1339) adlı eserde Zigetvar seferi ve II. Selim’in tahta çıkışını izleyen yıllar konu
edilmiştir. Sultan IŞ. Selim’i tahtında oturmuş, önünde iki büklüm eğilmiş Avusturya elçisini
huzuruna kabul ederken gösteren resim, eserdeki ilginç minyatürlerden biridir.
Süleymannâme ya da Zafernâme (Dublin, Chester Beatty Lib., 413) adlı eserde ise Kanuni
Süleyman’ın son yıllarındaki önemli olaylar, Zigetvar seferi ve Sultan’ın ölümü anlatılmıştır.
Süleymannâme’de yer alan bir minyatürde Zigetvar kalesinin havadan görünüşü başarılı bir “harita
resim” üslubuyla seyirciye sunulmakta, böylece savaş alanı hakkında bir fikir verilmekteydi.
Bilindiği gibi kuşatma sırasında daha kale alınmadan Kanuni ölmüştü. Cenazenin kaldırılışını
gösteren sahne sade ama etkileyici bir anlatımla sunulmuştur. Dönemin önemli olaylarından biri
sayılan Süleymaniye Camii’nin tamamlanması da aynı eserde yine tarihi bir belge olarak yer
almaktadır.
Tarihi konulu yazmalardan biri de Kanuni’den sonra tahta geçen oğlu II. Selim’in saltanat
yıllarının anlatıldığı şehnâme-i Selim Han’dır (TKSM, A.3593). Bu eserde babasının ölümü üzerine
Belgrad’a giden IŞ. Selim’in Otağ-ı Hümayûn’da tahta çıkışı da tasvir edilmiştir. Aynı eserin
karışlıklı iki sayfasında ise karada ve denizde sürdürülen Navarin savaşı, bir başka sayfada da
Tunus’un zaptı gibi belgesel değer taşıyan konular ele alınmıştır. Edirne Selimiye Camii’nin tasviri
ve padişahı Topkapı Sarayı’nda kendisine paha biçilmez hediyeler sunan Safavi elçisini kabul
ederken gösteren minyatürler, bu yazmada yer alan başarılı örneklerdir.
Klasik üslup sanatsever bir padişah olan III. Murad zamanında en yüksek düzeye ulaşmıştır. Bu
dönemin minyatür sanatı bakımından en önemli ve en zengin yapıtı Surnâme’dir (TKSM,
H.1344). Eser, III. Murad’ın oğlu şehzade Mehmed’in 52 gün 52 gece süren sünnet düğünü
eğlencelerini konu almaktadır. Sünnet şenlikleri o günkü adıyla Atmeydanı’nda (Sultanahmet
meydanı) yapılmış, padişah ve şehzadesi gösterileri ıbrahim Paşa Sarayı’nın meydana bakan
cephesindeki şahnişin’den izlemişlerdi. Yabancı konuk ve elçilerle saraylılar için de ıbrahim Paşa
Sarayı’nın bitişiğine bir tribün yapılmıştı. şenliğe cambaz, hokkabaz, perendebaz gibi marifet
ehlinin yanı sıra İstanbul’un bütün esnaf loncaları da katılıp hünerlerini göstermişlerdi. Nakkaş
Osman, şenlik olayını akış sırasına bağlı olarak sahnelere bölmüş, meydan ve sarayı bir çerçeve
halinde tekrarlayarak gösterileri bir film şeridi gibi gözümüzün önüne sermiştir. Bu bakından
Surnâme sanat ve kültür tarihimiz için çok önemli bir belgesel kaynaktır.
III. Murad döneminin en önemli yazmalarından biri de iki cilt halinde, minyatürlü olarak
hazırlanan Hünernâme’dir (TKSM, H.1523/4). 1584’te tamamlanan birinci ciltle kronolojik bir
sırayla Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının tahta çıkışları ile her birinin saltanat yıllarında geçen
önemli olaylar anlatılarak resimlenmiştir. Dört yıl sonra tamamlanan ikinci ciltte ise yalnızca Kanuni Süleyman dönemi ele alınmıştır. Bu ciltte Sultan’ın özel hayatı ile ilgili sahnelerin yanı sıra
tarihi konulara ve dönemin askeri başarılarına da geniş yer verilmiştir. Mohaç savaşını konu alan
minyatür bu başarılara güzel bir örnektir.
Nakkaş Osman ve ekibinin gerçekleştirdiği önemli bir eser de şehinşahnâme’dir. 1581 tarihli
birinci cildi bugün İstanbul Üniversitesi Kitaplığı’nda, ikinci cildi Topkapı Sarayı Müzesi’nde
bulunan yazma III. Murad devrini konu almaktadır. Birinci ciltte karışlıklı iki sayfada yer alan ve
sarayda bir bayram sabahını gösteren minyatür, bayramlaşma geleneğini yansıtması bakımından
dikkat çekiçidir. Aynı ciltte III. Murad’ın sarayın harem bölümüne yaptırdığı köıkü gösteren bir
minyatür de yer almaktadır. Günümüze gelmiş olan bu köık, Topkapı Sarayı’nın en görkemli
yapılarından biri sayılmaktadır. Yine birinci ciltteki bir başka minyatürde ise o dönemde
Galatasaray’da yaptırılmış olan Rasathane ve burada yürütülen bilimsel çalışmalar gösterilmiştir.
ıkinci ciltte Osmanlı ordusunun sefere çıkışının konuya yaraşır bir görkemle tasvir edilişine tanık
olunur. Uyandırılmak istenen kitle etkisi, askerlerin sık saflar halinde ve başarılı bir biçimde
düzenlenişiyle sağlanmıştır.
1584’te tamamlanan Nusretnâme (TKSM, H.1365) adlı eser ise Lala Mustafa Paşa’nın 1579
yılında çıktığı Azerbaycan seferini konu alır. Kitabın başında yer alan minyatürde serdarın sefere
çıkmadan önce padişahı ziyareti tasvir edilmiştir. Daha sonraki sayfalarda Paşa’nın sefer arifesinde
yeniçeri ağalarına verdiği ziyafet anlatılmaktadır.
Türk portre sanatının temelleri Fatih Sultan Mehmet zamanında atılmıştı. Nigarî diye tanınan
Haydar Reis en ünlü portre ustalarından biridir. Barbaros Hayreddin’i gül koklarken gösteren
portresi, sanatçının portre alanındaki gücünün bir kanıtıdır. Günümüze pek az eseri kalmış olan
Nigarî’nin bir başka portre çalışmasında ise Sultan II. Selim, hedefe ok atarken gösterilmiştir. Bu
dönemde kaleme alınan Silsilenâme ve şemâilnâme gibi biyografi kitapları portre sanatının
yeniden canlanmasını sağlamıştır. Bu tür eserlerden biri olan Zübdet üt Tevârih’te (TİEM , 1973)
Hazreti Muhammed’den başlayarak dönemin sultanına kadar gelen önemli kişilerin hayat
hikayeleri verilmiştir. Bu tür minyatürlerde tarihi üslup ile dini üslup birleştirilmiştir. Böylece taze
bir üslup birleşimine tanık olunur. Peygamberlerin hayatını ve dini olayları konu alan altı ciltlik
Siyer-i Nebî’de de bu üslubun yetkin örnekleri karışmıza çıkar.Elinde ferman tutan Cebrail’in
Adem ve ıit peygambere cennet elbisesi giydirişi sahnesi ilginç örneklerden biridir. Bir başka
sayfada ise Hazreti Muhammed’in, Cebrail’in öğrettiği şekilde karısı Hatice ve yeğeni Ali’ye namaz
kıldırışı tasvir edilmiştir. Bu minyatürlerde yeni bir anlatım üslubunun başarılı örnekleri
görülmektedir.
Büyük sanat koruyucuları olan III. Murad ve oğlu III. Mehmed döneminde tarihi konulu
minyatür yapımının yanı sıra edebi eserlerin resimlenmesine de devam edilmiştir. Bu edebi
eserlerin başında yüzyıllar boyunca sayısız kopyaları yapılan ve resimlenen Firdevsî’nin şehnâmesi
(TKSM, H.1486) gelir. Burada yer alan minyatürlerin birinde alışılmadık bir sahneye tanık olunur.
Bu sahnede Osmanlı çiçek zevkinin etkisiyle ellerinde demet demet çiçeklerle ava katılan bir grup
görülür.
şehnâme-i Mehmed Han ya da Eğri Fetihnâmesi (TKSM, H.1609)  adı verilen eserde de bazı
değişik özellikler görülmektedir. Seferden dönen sultanın İstanbul’da coıkun bir sevinçle
karışlanmasını gösteren sahnede yolun iki yanına gerilmiş kumaşları tutanlardan bir kısmının
seyirciye arkalarını dönmeleri, halkın kitleler halinde duruşu ve pencerelerden bakışı yeni motifler
olarak dikkati çekmektedir. Talikîzâde şehnâmesi’nde (TKSM, A.3592) yer alan minyatürlerden
birinde ise Manisa kenti ve sarayının başarılı bir tasviri görülür. Gerek saray gerek kent içindeki
önemli yapılar ustalıklı bir düzenlemeyle açık seçik gösterilmiştir.16. yüzyıl sonuyla 17. yüzyıl başında resimlenen bir grup eser hem konu hem anlatım üslubu
bakımından farklı bir birlik oluşturur. Bunlarda her ne kadar ısfahan ve ıiraz resim
okullarınınetkisi görülürse de renk kullanımı ve figürlerin işlenişi belli bir farklılık ortaya koyarlar.
17. yüzyılda minyatür sanatı bir yandan geleneksel üslubu sürdürürken öte yandan albüm resmi
birdenbire büyük bir önem kazanmıştır. Falnâme’de yer alan büyük boy kompozisyonlar bu türün
tipik örnekleridir. I. Ahmed Albümü (TKSM, B.408) ise hiçbir metne bağlı olmayan tek tek
figürlerin ya da günlük hayatla ilgili konuların işlendiği örneklerden oluşur. Bu albümdeki
sayfalardan birinde tek tek figürlerin bir araya toplandığı görülür. Çeşitli tipte insanlar giyim
özelliklerini belirtmeye özen gösterecek biçimde işlenmiştir. Bu resimlerde serbest bir anlatım
üslubuna tanık olunur. Geleneksel anlatım tarzlarından ayrılan bu tür serbest üslup örneklerine 18.
yüzyıl başından günümüze tek sayfa halinde kalan sahnelerde de rastlanmaktadır. Erkekleri açık
havada eğlenirken gösteren bir minyatür bu serbest üslubu yansıtmaktadır. Bu türe giren ilginç
örneklerden birinde de Galata Mevlevihanesi’nde sema eden Mevleviler tasvir edilmiştir. Ney ve
kudüm çalanlarla semayı seyredenlerin arkasında yelkenlilerin geçtiği bir deniz görünümüne yer
verilmiş olması ilginçtir. Bir başka sayfada ise daha önce minyatürlere konu olmamış bir yaşam
kesiti, bir meyhane sahnesi tasvir edilmiştir.
18. yüzyılın en ünlü minyatür ustası nakkaş Levnî’dir. Levnî çeşitli milletten, meslekten kadın ve
erkek figürünü resimlediği çok sayıda örnek bırakmıştır. Sanatçı, yaptığı tek figürlerde konuya
uygun bir çizgi ritmi yaratmayı başarmıştır. Levnî’nin en tanınmış eseri iki kopya olarak hazırladığı
Surnâme’dir (TKSM, A.3593). Bu kitapta yazılı ve bol resimli olarak IŞI.Ahmed’in oğullarının
sünnet düğünü anlatılmıştır. Düğün bu kez Okmeydanı’nda düzenlenmişti. IŞI. Murad
dönemindeki düğünde olduğu gibi 1720 tarihli bu düğünde de şenliğe bütün İstanbul esnafı
katılmış, çeşitli hünerler sergilemişti. Süslenmiş koçlarıyla celep ve kasapların geçişini gösteren
minyatür, esnafları temsil eden ilginç bir ornektir. Bir başka minyatürde görüldüğü gibi, yukardan
aşağı kıvrımlar çizerek ilerleyen esnaf alayının içinde yarısı kadın yarısı erkek dev kuklalar,
köçekler de yer alıyor, bunlar geçit türenine ayrı bir merak ve neşe katıyorlardı. Kâğıthane
sefalarından eğlenceye açık olan İstanbul halkı akın akın Okmeydanı’na geliyor, günlerce süren
şenlikle yakından ilgileniyordu. şenlikte deniz eğlenceleri de önemli bir yer tutuyordu. Haliç’in iki
yakası arasında gemi direklerine gerilmiş halatlar üzerinde arabalar geziyor, cambaz çengiler
oyunlar oynuyorlardı. Padişah ve küçük şehzadeler  bu eğlenceleri Aynalıkavak Kasrı’ndan
izliyorlardı. Levnî yüzlerce değişik sahneyi içeren Surnâme minyatürlerinde konuyu değişik
yönleriyle ele almayı ve onlara esprili bir anlatım çeşnisi katmayı başarmıştır.
Batı’ya açılışın yoğunlaştığı Lale Devri’nde minyatür sanatında hem Batı resmi tarzında ilginç
gelişmelere hem de giderek artan bir çöküşe tanık olunur. Levnî’den sonra adı anılmaya değer tek
sanatçı Abdullah Buharî’dir. Pencereden Bakan Kadın adlı resmi bu gelişen üsluba ilginç bir
örnektir. Kadınların yaşantısını konu alan Zenannâme’de (İÜK, T.5502) bu etkilerin daha da
arttığı, Batı’nın konulu manzara resimlerini anımsatan sahnelere yer verildiği görülür. Aynı eserde
yer alan bir doğum sahnesi, ele alınmaya başlanan yeni konulara ilginç bir örnektir.
19. yüzyıl boyunca minyatür sanatı çöküşünü tamamlamış ve yavaş yavaş yerini Batı resim
tekniğiyle yapılmış yağlıboya tablolara bırakmıştır.

Prof. Dr. Nazmiye ÖZGÜÇ
İÜ, Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi
Coğrafya Programı
EKONOMİK FAALİYETLER,  e-Ders
2.Hafta e-Ders Kitap Bölümü
2. HAFTA
ÖZET: Powerpoint sunularla da desteklenecek olan “Ekonomik Faaliyetler” dersinin bu 
ikinci dersinde de dünyanın en önemli ekonomik faaliyeti olan “tarım”a devam edilecektir. Bu 
derste tarımsal üretimin ve en önemli ürünlerin üzerinde durulacaktır. 
BÖLÜM 1: TARIM FAALİYETLERİ (devam)
1.3.TARIMSAL ÜRETİM
Dünya tarımının evrensel özelliği  çeşitliliktir. Sözü edilen çeşitlilik yetiştirilen ürün ve 
hayvanlarda, kullanılan alet ve uygulanan yöntemlerde ürünün kalitesi ve miktarında, tarımsal 
mülkiyetin büyüklük ve türünde olduğu kadar, en uç “geçim” tipinden tam “ticari” tipe kadar 
değişen, üretim amacında da görülür. Günümüzde yaklaşık olarak 250,000 çeşit tohumla 
üretilen bitki olduğu sanılmaktadır. Ancak biz bu zenginliğin henüz yüzde 6’sının tarımsal 
değerini biliyor, yalnızca yüzde 1’ini de tarımsal ürün olarak üretebiliyoruz. Bu yüzde 1’in de 
ancak birkaç türü (20 dolayında) bugünkü gıda talebinin ve diğer çeşitli kullanışların büyük 
bir kısmını karşılamaktadır. 
İnsanların kültüre almış oldukları bu belirli türlerin seçiminde rol oynayan başlıca hususlar 
şunlardır:
(1)Toprak, iklim ve bakı yönlerinden çeşitli doğal koşullara uyma yeteneği; 
(2)verimlerinin yüksek olması; 
(3)oldukça kolay korunabilir ve taşınabilir olmaları; (4)yine oldukça kolay ekilir ve hasat edilebilir olmaları; 
(5)kolaylıkla iyileştirilebilmeleri. Hemen hemen aynı genelleştirmeler evcilleştirilmiş 
olan hayvan türleri için de söylenebilir. 
1.3.1.Bitkisel Üretim: Başlıca Tarımsal Ürünler
Dünya karalarının (13 milyar hektar) halen yaklaşık 5 milyar hektarlık kısmı tarımsal anlamda 
kullanılabilmektedir. Fakat bu alanın ancak 1.5 milyar hektarlık kısmı devamlı tarım 
yapılabilir durumda bulunmakta, geri kalanı ise (3.5 milyar hektar) daimi otlaklar 
oluşturmaktadır. Devamlı olarak ekili-dikili durumda bulunan arazinin miktarı ise daha da az, 
yaklaşık 130 milyon hektar dolayındadır.
Dünyada tarımsal alanlar içinde en fazla yer kaplayan ürünler, aynı zamanda dünyanın 
temel gıda maddelerini de oluşturan,  tahıllardır. Buğday, pirinç, mısır, arpa, darı, çavdar, 
yulaf ve sorgum tahılların başlıcalarıdır ve hem miktar hem de besleyicilik bakımından diğer 
ürünlerden daha verimlidirler. Gıda maddesi olarak egemenlikleri kısmen de üretimleri, 
depolanabilmeleri ve taşınmalarındaki kolaylıkla açıklanabilir. 
1.2.1.1.Tahıllar
Dünyada halen hasat edilen alanların yarısı kadarında (680 milyon ha; toplamın yüzde 49’u) 
başlıcaları buğday, pirinç ve mısır olan 7  tahıl türü ekilidir. Tahıllar arasında da, tek ürün 
olarak alındığında, buğday yüzde 15, pirinç 11 ve mısır 10 ile, üretimde olduğu gibi, dünya 
tarım alanları içinde de en fazla paya sahip olanlardır (tahıllar içinde toplamın yüzde 74.9’u). 
Yağ çıkarılan tohumlar yüzde 16.6 ile tahıllardan sonra ikinci önemli grubu oluştururlar; 
köklü ve yumrulu bitkiler (esas olarak patates) ve taneliler (bezelye ve fasulye gibi besleyici 
sebzeler) hemen hemen her biri yüzde 3 dolayında paya sahiptirler. Görülüyor ki, ilk üç grup 
toplam tarım alanlarının yüzde 70’e yakınını kaplamaktadır. Bu dört grup da gıda ürünleridir. 
Toplam alanın yalnızca yüzde 6’sı da, aralarında pamuğun yüzde 2.3 ile başta geldiği gıda 
dışı ürünlere ayrılmıştır. 
Toplam üretim miktarları açısından bakıldığında da en fazla yetiştirilen ürün olan tahılların 
üretiminin 2.4 milyar tonu geçtiği gözlenmektedir. Dünya tahıl üretiminin yaklaşık yüzde 
85’den fazlasını ise buğday, pirinç ve mısır oluşturmaktadır. Hepsi de gıda olarak kullanılan 
ve bazı yıllar birbirine yakın miktarlarda yetiştirilen bu üç üründen buğdayın yüzde 80’i, 
mısırın da yüzde 35’i insan tarafından doğrudan tüketilirken, buğdayın yüzde 20’si, mısırın da 
yüzde 65’i dolaylı yoldan, et olarak (hayvan yemi olduğu için) insan gıdası olmaktadır. Pirinç 
ise bunlar arasında yüzde yüzünün insan tarafından tüketildiği tek tahıldır. Yine, bu üç tahıl beslenme alışkanlıklarının temelini oluşturmakta ve dünya ekonomisinde oynadıkları rol 
dünya nüfus dağılışıyla da sıkı sıkıya ilişkili bulunmaktadır.
Tarihsel olarak, buğday ve pirinç insanın yeryüzünde var olmasında öteden beri kritik bir 
önem taşımışlardır  –buğday özellikle Batı Asya, Avrupa ve sömürgelerinde (“buğday 
dünyası”), pirinç ise doğu ve güney Asya’da (“pirinç dünyası”). Buğdayın neolitik zamandan, 
pirincin de binlerce yıldan beri yetiştirildiği bilinmektedir. Buna karşılık, mısır Amerika’nın 
(“mısır dünyası”) keşfine kadar yazılı medeniyetlerde bilinmeyen bir üründü. Amerikan 
yerlilerinin M.Ö.5000’lerde ehlileştirdiği mısır kısa zamanda “yüksek kültür”lere mensup 
insanların da en tuttuğu bitki haline gelmiştir (Thoman ve diğ. 1965).
1.2.1.1.1.Buğday
Günlük kalori ihtiyacının yüzde 20 kadarını karşılayan ve dünya nüfusunun üçte birinin temel 
gıdası olan buğdayın insan tarafından kültüre alınmasının 7000-8000 yıllık bir geçmişi vardır. 
Buğday üretiminin sınırlarını iklimin çizdiği söylenebilir. Yüksek enlemler için geliştirilmiş 
en çabuk olgunlaşan türleri için bile en az 90 günlük bir yetişme devresi gerektiğinden, 
buğday, 60
0
kuzey enleminin ötesine pek çıkamaz; güney yarıkürede ise kıtaların durumu 
daha düşük enlemlerde bile yetişmesini sınırlamaktadır. Buğdayın yetişmesinde, yerşekilleri 
ve toprak gibi arazinin diğer fiziksel özellikleri de etkili olur: Buğday düz alanlar ister, bu 
nedenle arızalı yerşekilleri buğdayın yetişmesini engeller. Toprak bakımından da bazı koşullar 
gerektirirse de, gübreleme ve başka yollarla toprağın güçlendirilmesiyle bu zorluk yenilerek 
çok yüksek verimler alınabilmektedir. (Powerpoint Sunu 2: Şekil 1, 2).
Buğdayın birçok türü vardır: Yaklaşık 200 türü yalnızca A.B.D.’nde ticari olarak
yetiştirilmektedir. Bu türler, belirli amaç ve koşullara göre geliştirilmişlerdir: Serin alanlar 
için çabuk olgunlaşan, kurak ve yarı-kurak bölgeler için kuraklığa dayanıklı ve sorunlu alanlar 
için hastalıklara dayanıklı türler gibi. Üretim söz konusu olduğunda, buğday genellikle  kış 
buğdayı ve yaz buğdayı olarak ikiye ayrılır. Sonbaharda ekilen kış buğdayı, örneğin Akdeniz 
gibi iklim koşullarının uygun olduğu yerlerde, kış ayları boyunca toprakta kalır. Kışın kar 
yağışları ve ilkbahar yağmurları sayesinde ilkbaharın sonunda ya da yaz başında olgunlaşır. 
Yaz buğdayı ise kış buğdayının yetiştirilemediği alanlarda ekilir; yani kışların çok şiddetli 
geçtiği, dolayısıyla da sonbaharda ekilen buğdayın canlı kalmadığı yerlerde. İlkbaharda 
olabildiğince erken ekilen buğday çok çabuk olgunlaşır ve yaz ortası ya da sonunda biçilir. 
Gerek kış gerekse yaz buğdayı, bitki yıllık olduğu için her yıl ekilmelidir. Dünyada 
yetiştirilen buğdayın yaklaşık üçte ikisi kış, geri kalanı da yaz buğdayıdır.Buğdayda verim, daha sonra değineceğimiz “Yeşil Devrim”den sonra iyice artmıştır. 
(Powerpoint Sunu 2: Şekil 3, 4).
Buğday üretiminde başta gelen ülkeler, aynı zamanda tüketiminde de önde gelen 
ülkelerdir; hatta bu ülkelerden bazıları üretim yetmediği için dışarıdan da buğday alımına 
giderler: Örneğin dünya toplamının yaklaşık yüzde 20’sini veren Çin, pirinçte olduğu gibi, 
buğday üretiminde de başta geldiği halde, zaman zaman buğday satın alan dünya ülkeleri 
arasında yer almaktadır. Üretimle ilgili tablodan da izlendiği gibi, dünyada en çok buğday 
yetiştiren ülkeler yaklaşık olarak aynı kalmakla birlikte, üretim miktarları (dolayısıyla da dış 
alım ve satımları) yıldan yıla değişebilmektedir. Kuraklık ya da fazla yağışlı yıllar ülkelerin 
buğday üretimini şiddetle etkileyebilmektedir. Bu konuda en çarpıcı örnek Avustralya’dır: Aşırı 
kuraklıklar yüzünden 2006’da 10 milyon tona kadar düşen üretim 2005’de tekrar 25 milyon 
tonun üzerine çıkmış, sonraki yıl yine azalmıştır. Stoklarını kullanan Avustralya  bazı yıllar 
ürettiğinden daha fazla dışsatım yapmış olarak da gözükebilmektedir. 
YAKIN YILLARDA DÜNYA BUĞDAY ÜRETİMİ VE ÖNDE GELEN ÜLKELER
                                      Üretim  (bin ton)
Ülkeler     1992 1997 2001 2004 2007 2009 2010
ÇİN 101,587 123,290 93,873 91,950 109,298 115.115 115,180
HİNDİSTAN 55,690 69,275 69,681 72,150 75,800 80,680 80,710
A.B.D. 67,136 67,523 53,262 58,740 55,823 60,314 60,103
RUSYA 46,167 44,258 46,982 45,400 49,390 61,740 41,508
FRANSA 32,546 33,847 31,540 39,710 37,600 38,332 38,207
ALMANYA 15,542 19,827 22,838 25,430 20,828 25,190 24,106
PAKİSTAN 15,684 16,651 19,024 19,500 23,295 24,033 23,311
KANADA 29,879 21,200 20,568 25,860 24,500 26,848 23,167
AVUSTRALYA 14,739 19,417 24,854 22,600 13,039 21,656 22,138
TÜRKİYE 19,318 18,650 19,007 18,500 17,234 20,600 19,660
UKRAYNA 19,507 18,404 21,348 17,500 13,938 20,886 16,851
İRAN 10,179 10,045 9,459 14,568 15,887 13,485 15,029
ARJANTİN 9,996 15,087 15,428 16,139 16,487 8,851 14,915
İNGİLTERE 14,095 15,018 11,580 15,470 13,221 14,379 14,878
Dünya toplamı 565,287 613,360 589,823 632,670 612,606 686,957 651,398
   Kaynak: FAO Statistical Databases, İnternet; USDA Cereal Statistics.
Aslında doğal felaketlerden etkilenen özellikle yoksul ülkelerde zaman zaman tahıl açığı 
ortaya çıkmaktadır; bu yüzden Birleşmiş Milletler aylık olarak tahılları –aynen hava durumu 
gibi- izlemektedir. Ancak, buğdayın dış ticaretini yalnızca klimatik koşullar değil, ülkelerin 
üretim teknikleri, ticaret rejimleri ve dış siyasetleri de etkilemektedir. Örneğin dünyanın en 
büyük tahıl üreticilerinden olan Çin ve Hindistan’da tahıl tarımı daha  çok “geçim” türüne 
yakın yapılırken, A.B.D., Kanada, Avustralya ve Fransa gibi ileri ülkelerde “ticari tahıl 
tarımı” halinde sürdürülmekte ve ticarete konu olacak çok büyük üretim fazlalığı elde 
edilmektedir. Buğdayın ve diğer tahılların tüketimiyle ilgili önemli bir husus da açlık çeken 
ülkelere, mültecilere  –özellikle Afrika’ya- yapılan yardımların  –her ne kadar yakın yıllarda düşüş eğilimine girdiyse de- hâlâ muazzam miktarlarda olmasıdır:  örneğin  2000-01’de 5.8; 
2003-04’de 4.1 ve 2004-05’de de 3.6 milyon ton buğday gibi.
Türkiye de buğday üretiminde önde gelen ülkelerden birisi durumuna geçmiş ve 2005’de 
üretimini 21.5 milyon tona kadar çıkarmıştır. Fakat tarım siyasetlerindeki yanlışlıklar ve 
devletin tarımdan uzaklaşma eğilimine girmesi, üretimin iç talebi karşılayamaması ve kurak 
mevsimlerin de etkisiyle ülkenin aynı zamanda bazı yıllar bir buğday dışalımcısı durumuna 
geçmesine de yol açmıştır. Aslında Türkiye’nin yakın yıllarda üretiminin belirtilenden daha 
az miktarda gerçekleştiği de iddia edilmektedir. (Powerpoint Sunu 2: Şekil 5).
Buğdayın dünya ticaretinde söz sahibi ülkeler üretimde önde gelen ama üretim miktarları 
kendi iç tüketimlerinin çok üstünde olanlardır: örneğin dünya ticaretine konu olan 107 milyon 
ton buğdayın büyük kısmını A.B.D. (29), Avustralya (14), Kanada (15) ve Rusya (11 milyon 
ton) sağlamıştır.
1.2.1.1.2.Pirinç
Buğday gibi pirinç de esas olarak üretildiği ülkede tüketilen bir temel gıda maddesi, bir 
beslenme alışkanlığıdır. Bu nedenle, geniş anlamda bu iki tahılın ekonomik coğrafyada 
oynadıkları rol birbirine benzerdir. Pirincin ilk kez suptropikal iklim koşulları altında Çin’de 
ekilip biçildiği, ancak, yaklaşık aynı zamanlarda Batı Afrika’da da bilindiği sanılmaktadır. 
Bitki, tropiklere olduğu kadar, daha serin iklimlere de kolaylıkla uyarlanmıştır. Ancak 40
0
kuzey enleminin ötesinde ve 1000 m’nin üzerinde yetişmez. En çok yetiştirildiği alanlar nemli 
suptropikal yağmur ormanları, tropikal savanlar ve Akdeniz iklim koşullarına sahip alanlar 
olmakla birlikte, daha dar kapsamda yarı-kurak, nemli-karasal yazları sıcak iklime sahip 
yerlerde de yetişebilmektedir. Aslında, ekilip biçilmeye uygun alanlar içinde iklimden çok 
yapay ya da doğal yoldan su ihtiyacının karşılanması önem kazanmaktadır.
Pirinç de buğday gibi düz araziler, hatta daha da düz araziler gerektirir. Buna karşılık, 
pirinç tarımı en çok dağlık alanlarda  yapılmaktadır –bu yüzden de yamaçlar ancak taraçalar 
yapılarak kullanılabilmektedir. Bu yöntem ise, Uzakdoğu gibi geçim türü fakat entansif tarım 
yapılan bölgelerde uygulanır. Birim arazide yüksek verim almak üzere hem toprak-yoğun ve 
hem de çok miktarda işgücü çalışması bakımından emek-yoğun bir faaliyettir. Pirinç de, yine 
buğday gibi, dünyada yetiştirilebileceği alanların ancak küçük bir kısmını kaplar. 
Oryza sativa adlı bir ot türünden geliştirilen pirincin Uluslararası Pirinç Araştırma 
Enstitüsü’ne (Filipinler) göre 120,000 çeşidi belirlenmiştir; Ancak,  alçak alanlar ve  yüksek 
alanlar pirinci (sulu ve kuru tarım yöntemlerine göre yetiştirildiklerinden yaş pirinç ve kuru pirinç olarak da anılırlar) olarak genelde ikili bir ayırıma da gidilmektedir. Pirinçten yılda en 
az iki kez ürün alınabilmesi, Asya’da yaşayan 3.5 milyar insanın karnını doyurmasını da 
kolaylaştırmaktadır.
YAKIN YILLARDA DÜNYA PİRİNÇ ÜRETİMİ VE BAŞTA GELEN ÜLKELER
                                       Üretim  (bin ton)
Ülkeler     1992     1997 2001 2004 2007 2009 2010
ÇİN 186,222 202,701 179,305 180,523 187,297 192,257 197,221
HİNDİSTAN 109,001 125,200 139,900 124,698 144,570 131,274 120,620
ENDONEZYA 48,240 49,377 50,461 54,088 57,157 64,399 66,412
BANGLADEŞ 27,510 28,183 36,269 36,236 43,057 45,075 49,355
VİETNAM 21,590 27,646 32,108 36,149 35,868 38,896 39,989
TAYLAND 19,917 23,339 26,523 23,860 32,099 31,463 31,597
MYANMAR 14,840 16,651 21,916 24,939 31,451 32,682 33,205
FİLİPİNLER 9,513 11,269 12,955 14,497 16,240 16,266 15,772
BREZİLYA 9,962 9,290 10,184 13,277 11,061 12,605 11,309
JAPONYA 13,216 12,531 11,320 10,912 10,893 10,593 10,600
A.B.D. 8,149 8,301 9,765 10,540 8,999 9,972 11,027
Dünya toplamı 528,558 576,985 598,316 607,795 656,807 678,688 684,780
Kaynak: FAO  Statistical Databases, İnternet; USDA Cereal Statistics. İstatistikler geriye dönük düzeltmeye tabi 
tutulduğundan, kesin değerler ancak birkaç yıl sonra elde edilebilmektedir.                                    
Pirinç, buğdaydan daha fazla olarak tüketildiği ülkelerde yetiştirilmektedir; yalnızca yüzde 7 
kadarı yabancı pazarlara gönderilir. Dünyada yetiştirilen toplam pirincin yüzde 90’dan 
fazlasını Asya ülkeleri vermektedir; 5 milyon tonun  üzerinde üretim yapan 13 ülkeden 10’u 
Asya ülkesidir. Yalnızca Çin’in payı yüzde 28; Hindistan’ınki de 19 dolayındadır. Fakat 
dışsatımda, başta 9 milyon tonluk dışsatımıyla tüketeceğinden daha çoğunu üreten Tayland 
gelir; onu yine Güneydoğu Asya ülkelerinden Vietnam (5 milyon ton), Yeşil Devrim ve 
sulama sayesinde verim artışı sağlayan Hindistan (4.1) ve Pakistan (3.2) ile A.B.D. (3.1 
milyon ton) izler. Sabah kahvaltısında bile pirinç yiyen Çinliler dünya üretiminin üçte birini 
tüketir. Pirincin en çok yetiştirildiği Güney Çin’de Seçuan’ın iyi sulanmış Kızıl Havzası 100 
milyondan fazla nüfusa sahiptir ve burası Çin’in “ekmek sepetleri”nden birisidir. Kuzey Çin 
buğday, Güney Çin ise pirinç yetiştirir. (Powerpoint Sunu 2: Şekil 6, 7, 8).
Türkiye’nin pirinç üretimi ise 1990’lı yıllarda 260-280 bin ton arasında değişen üretim 
miktarıyla istikrarlı bir seyir izlemiş, 1995’de, üretimden daha fazla, 300 bin tonun üzerinde 
dışalım yapılmıştı; fakat üretim 2010’da  860 bin tona çıkmışsa da bu miktarın talebi 
karşılaması mümkün değildir. 
1.2.1.1.3.Mısır 
Dünyanın önde gelen üç tahılından mısır, öteden beri Amerika’ya, özellikle de A.B.D.’ne 
özgü bir tahıl olarak kalmışsa da, günümüzde beslenme alışkanlıklarında meydana gelen 
değişikliklerle artık gelişmekte olan ülkelerde de milyonlarca insanın gıdası ve en çok üretilen tahıl durumuna  haline gelmiş  bulunmaktadır. Mısır, hayvan yemi, insan gıdası olarak 
tüketildiği gibi, endüstriyel alkol gibi maddelerin imalinde de kullanılmaktadır. Çok küçük bir 
miktarı da (A.B.D.’nde yüzde 1’den azı) tohum olarak kullanılır. A.B.D., dünyada yetiştirilen 
mısırın yaklaşık yüzde 40’ını hem üretmekte hem de tüketmektedir. Bu tüketimin önemli bir 
bölümünü oluşturan hayvan gıdası elde edilmesi, hem kendi ülkesinde hem de Japonya ve 
Güney Kore’deki hayvanları beslemeye yaramaktadır.
Diğer ürünlere göre yetişme koşullarının daha esnek olması nedeniyle mısır, başka 
herhangi bir tek ürüne göre daha çok ülkede yetiştirilmektedir. Tropikal kökenli olmasına 
rağmen, mısır, Kanada’nın Yukon Territory’sinden Şili’nin Tierra del Fuego’suna, Andlar’da 
4000 m yükseklikten Amazon Havzası ormanlarına kadar her yerde yetişir. Güneşten aldığı 
enerjiyi hiçbir ürün mısır kadar yeterli bir şekilde dönüşüme uğratamaz. Birkaç türünün 
olgunlaşması bir yıl kadar bir zaman alsa da, çoğu 120 günden az bir sürede olgunluğa erişir.
(Powerpoint Sunu 2: Şekil 9, 10).
YAKIN YILLARDA DÜNYA MISIR ÜRETİMİ VE ÖNDE GELEN ÜLKELER
                                          Üretim   (bin ton)
Ülkeler    1992 1997 2001 2004 2007 2009 2010
A.B.D. 240,719 233,867 241,377 299,913 331,175 333,011 316,165
ÇİN 95,383 104,705 114,254 130,434 151,949 163,118 177,549
BREZİLYA 30,557 34,601 41,955 41,788 42,662 51,232 56,060
MEKSİKA 16,929 17,656 20,134 21,670 23,513 20,203 23,302
ARJANTİN 10,701 15,536 15,359 14,951 21,755 13,121 22,677
ENDONEZYA 7,995 8,771 9,347 11,225 13,288 17,630 18,364
HİNDİSTAN 10,044 10,531 13,160 14,172 18,960 17,300 14,364
FRANSA 14,900 16,832 16,408 16,372 14,528 15,300 13,975
GÜNEY AFRİKA 3,061 10,136 7,772 9,710 7,125 12,050 12,815
UKRAYNA 2,851 5,340 3,640 8,867 7,421 10,486 11,953
KANADA 4,823 7,180 8,380 8,836 11,649 9,561 11,715
Dünya toplamı 533,586 585,513 615,510 728,807 789,480 817,111 819,702
   Kaynak: FAO Statistical Databases, İnternet; USDA Cereal Statistics.
A.B.D.’nden sonra, diğer tahıllarda olduğu gibi, mısır üretiminde de Çin’in ön sıralarda 
geldiği görülür. Mısır, genellikle Amerika kıtasındaki kutsal kabul edildiği ülkelerde yaygın 
olarak ve daha büyük miktarlarda yetiştirilmekle birlikte,  dünya çapında sofralara girerek 
yaygınlaşmasıyla diğer ülkeler de mısır üretimlerini arttırmaya başlamışlardır. Türkiye de 4.3 
milyon ton dolayındaki üretimiyle dünyadaki 20 ülke arasında yer almaktadır; fakat dışalım 
da yapmaktadır.
Dışsatımda, üretimde olduğu gibi, A.B.D. (dünya ticaretine konu olan 83.8 milyon tonun 
51 milyon tonu) başta gelmektedir; onu Arjantin (17 milyon ton), Brezilya (3 milyon ton) ve 
Ukrayna (1.1 milyon ton) izlemektedir. Gerçekten de mısır en çok önem taşıdığı ülke olan 
A.B.D.’nde buğday, yulaf, pirinç, arpa, çavdar ve sorgumun toplamından daha fazla yıllık getiriye sahiptir. Dünya toplam dışsatımının yüzde 60’dan fazlasını A.B.D. vermektedir. Mısır 
olmazsa milyonlarca insan aç kalır, A.B.D. ekonomisi sarsılır. Dünyanın en büyük mısır alanı 
olan Mısır Kuşağı (Corn Belt) Amerika’nın ortabatı bölgesidir. Ortabatı dünya mısırının üçte 
birinden fazlasını üretir. Tarlalar mısır denizi gibidir. (Powerpoint Sunu 2: Şekil 11).
Ortalama bir Amerikalı her gün et, tereyağı, süt ve peynir vasıtasıyla yaklaşık 1,5 kg mısır 
tüketmektedir; tabii doğrudan mısır tüketimini saymazsak. Gerçekten de çağdaş bir 
Amerikalının mısırsız bir hayat tarzı bulması güç gibi görünüyor. Amerikan  National 
Geographic dergisine göre tipik bir Amerikalının tipik bir günü göz önüne alınırsa, dolaylı ya 
da dolaysız mısır tüketimi şöyle bir görüntü verir:
Lifleri mısır nişastasıyla güçlendirilmiş bir pamuklu gömleği sırtına giyer; kahvaltıda yediği 
yumurta mısırla beslenmiş tavuktan elde edilmiştir; öğlen yemeğinde içtiği cola’sı mısır şurubuyla 
tatlandırılmıştır. Öğleden sonra okuduğu  National Geographic dergisinin sayfa lifleri yüksek 
hızdaki baskı makinesine giderken sayfaların bir arada kalmasını sağlamak için mısır nişastasıyla 
birbirine bağlanmıştır. Eve dönerken mısırdan elde edilen etanol adlı yakıtla çalışan arabasını 
kullanır. Eve vardığında köpeğini cornmeal içeren mamayla besler. Kendisine mısırdan elde edilen 
Bourbon adlı içkiden bir Manhattan kokteyl yapar. Akşam yemeğinde yine mısırla beslenmiş dana 
etinden bir biftek yer. Çöplerini mısırdan elde edilen çöp torbasına toplar. Son olarak da dişlerini, 
diş macununa tat vermek üzere mısırdan elde edilen, sorbitol adlı madde içeren diş macunuyla 
fırçalar. Üstelik hepsi bu kadar da değildir: Yapışkan, konserve gıdalar, ayakkabı cilası, losyon, 
krayon, mürekkep, pil, hardal, aspirin, boya ve kozmetik maddeler de mısırın yan ürünü olarak 
ortaya çıkarlar.
En çok mısır dışalımı yapan ülke ise Japonya’dır (dünya toplamının yüzde 20 kadarı olan 16.2 
milyon tonla); Meksika ikinci (10.2 milyon ton) ve Güney Kore (9.1 milyon ton) de üçüncü 
büyük ithalatçıdır. 
1.2.1.1.4.Diğer Tahıllar
Tahıllar arasında en çok yetiştirilen dördüncü önemli ürün olan arpa, aynı zamanda da en kısa 
yetişme devresine sahip olanıdır (2009’da dünya toplam üretimi 150.3 milyon ton). Bu 
yüzden de, diğer tahıllara göre kutuplara doğru daha çok sokulabilmekte, dağların daha 
yüksek kesimlerinde ve daha kurak bölgelerde de yetişebilmektedir. Zengin ülkelerde hayvan 
yemi olarak ve bira ve viski yapımında kullanılırken, Asya’nın bazı kesimlerinde ve Etiyopya 
gibi açlık sıkıntısı olan yerlerde önemli bir gıda maddesidir. Tahıllar sınıfından sorgum (62.1 
milyon ton) ve darı (32.0 milyon ton) da aynı bölgelerin gıda maddelerini oluşturarak, ancak 
geçim türü yetiştirilmektedirler. Yulaf (23.0 milyon ton) ve çavdar (17.9 milyon ton) ise daha 
serin ve nemli bölgelerin tahıllarıdır. Yulaf, Avrasya’da esas olarak hayvan yemi elde etmek 
için yetiştirilirken, çavdar buğday yetişemeyecek kadar serin iklim alanlarına ve fakir topraklara iyi uyum sağlar; orta ve kuzey Avrupa’da ekmek yapımında çok tutulan bir 
tahıldır.
1.2.1.1.5.Tahıldan Başka Ürünler
Yukarıdaki üç tahıldan sonra, dünya tarım ürünleri arasında, en çok tüketilen tarımsal ürün 
olarak yumrulu bitkilerden patates gelir (Powerpoint Sunu 2: Şekil 13). Yaklaşık 250 çeşidi 
bulunan ve dünya toplam üretimi 2009’da 330 milyon ton dolayında olan yumrulu bitkilerden 
patates nemli ve serin bölgelerde de yetişebilmektedir; bu yüzden de daha kuzeye yakın 
Avrupa ülkelerinde –nüfuslarının talebine paralel olarak- oldukça yüksek üretim miktarlarına 
varmaktadır. Dünya üretiminin yarıya yakınının Asya kıtası tarafından sağlandığı patates 
üretiminde başta gelen ülkeler, sırasıyla Çin (69.1), Hindistan (34.4), Rusya (31.1), Ukrayna 
(19.7) ve A.B.D. (19.6 milyon ton)’dir. Gelişmekte olan ülkelerde gittikçe daha önemli bir 
besleyici gıda olması yanında, Avrupa’nın bazı yerlerinde yarıya yakın miktarda hayvan yemi 
olarak da kullanılmaktadır. Hacimli ve oldukça ucuz olması, uluslararası ticaretinin düşük 
düzeyde kalmasına yol açmışsa da, şimdi işlenmiş ve donmuş olarak dünya ticaretinde önemli 
bir yer tutmaya başlamıştır: 1990-1996 arasında 1.8’den 2.2, 2002’de de 3.6 milyona tona 
çıkmıştır.
Bitkisel üretim içinde dünya nüfusunu beslemede büyük payı olan bir diğer  grup da 
baklagillerdir (mercimek, fasulye, bezelye, bakla, soya fasulyesi, yer fıstığı). 62 milyon ton 
dolayındaki dünya toplam üretimi içinde en büyük pay Hindistan’ındır. Baklagiller özellikle 
gelişmekte olan ülkelerde ve et yemenin dini kurallara göre yasak olduğu yerlerde protein 
ihtiyacını gidermede büyük önem taşır. Türkiye toplam baklagillerde değil, fakat bazı 
çeşitlerinde  –örneğin  kırmızı mercimek  ve nohut  gibi- üretiminde dünyanın önde gelen 
ülkeleri arasındadır
Dünyada yağ bitkileri, lifli bitkiler, meyve  ve sebze gibi çok çeşitli tarımsal ürünlerin 
üretimlerinin ya da ticaretlerinin de belirli bölgelerde toplandığı gözlenmektedir. Gelişmiş 
ülkeler, fakat özellikle Amerika Birleşik Devletleri birçok tarımsal ürünün üretiminde (ya da 
dışsatımında) önde gelen ülkeler arasında yer almaktadır: Örneğin  lifli bitkilerde, Çin’in 
ardından ikinciliğe düşen geleneksel jüt ülkesi Hindistan’ı izlemektedir (Pakistan jüt, 
Özbekistan ve Türkiye de pamuk üretimleriyle diğer önemli ülkeler arasında yer alırlar). Aynı 
şekilde, yağ bitkileri üretiminde de A.B.D. 19 milyon tona yakın üretimiyle üçüncü ülke (22 
milyon tonla Endonezya birinci, 19.8 ile Malezya ikinci, 16.4 ile Çin üçüncü) durumunda 
bulunmakta; Brezilya (11.3) Hindistan (10.1) ve Arjantin (7 milyon ton) de arkadan gelmektedirler. Türkiye’nin üretimi 989 bin tonun biraz altındadır; hatta Türkiye artık 
ayçiçeği dışalımı yapan ülkeler arasına katılmıştır. 
Fakat Türkiye  kayısı üretiminde, dünya toplamının (3.8 milyon ton) yüzde yirmisini 
vererek 660 bin tonla birinci (ikinci İran 487 bin ton; Pakistan 326, İtalya 234, Cezayir 203, 
Fransa 100 ve İspanya 97 bin tonla izliyorlar);  fındık üretiminde de 801 bin tonla birinci 
durumda (İtalya ve İsrail 112’şer bin ton ile onu izliyor; dünya toplamı 1.7 milyon ton) 
bulunmaktadır. Türkiye’nin bazı ürünlerdeki bu üstünlüğüne benzer şekilde, “Tarım 
Bölgeleri”nde üzerinde durulacağı gibi, başka bazı ülkeler de belirli bazı ürünlerde 
uzmanlaşmışlardır. 
Önemli ürünlerden bir diğeri olan şeker üretiminde iki ürün birbiriyle rekabet halindedir.  
Birazdan değinilecek olan siyasal müdahalelerle şeker üretimi de yakın yıllarda talebin 
üzerinde kalmıştır. Üretimin yüzde 83’ü şeker kamışı ve başka şeker elde edilen ürünlerden, 
yüzde 17’si de şeker pancarından elde edilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde şeker üretim 
ve tüketimi sürekli artarken, gelişmiş ülkelerde değişen beslenme koşulları tüketim miktarını 
neredeyse sabit tutmakta, hatta yapay tatlandırıcılar için başka ürünlere yöneltmektedir. 
Bitkisel üretimde ve aşağıda ele alınan hayvansal üretimde de dünyanın en fazla nüfuslu 
iki ülkesi, Çin ve Hindistan’ın üretim artışları dikkat çekicidir. Çin bütün primer ürünlerde 
(madencilik ve balıkçılık da dahil) patlama sayılabilecek üretim miktarlarına ulaşırken, 
Hindistan da birçok üründe üst sıralara çıkmıştır; fakat her iki ülke de, büyük nüfus kitlelerini 
ancak doyurabildiklerinden, çok az sayıda tarımsal ürünün dışsatımını yapabilmektedirler.
1.3.2.Hayvansal Üretim
Tarım, bitki ve hayvanların ehlileştirilmesi olarak da tanımlanabilir. İnsanların yeryüzündeki 
–hiç değilse bugün bilinen- bitkilerden çok azını kültüre almış olduklarını gördük. İnsanlar 
hayvanları evcilleştirmede ise daha da sınırlı kalmışlardır. Öyle ki, bugün sığır, domuz, 
koyun, keçi, kümes hayvanları ve de at ve eşek, yetiştirilen hayvanların hemen tümünü 
kapsarlar. Her ne kadar, birçok durumda, bu hayvanların yetiştirilmesinde lif, deri vb. 
hammaddeler elde etmek ya da yük taşımada kullanmak söz konusuysa da, hayvan 
yetiştirmede esas amaç, aynen bitkisel tarım faaliyetlerinde de olduğu gibi et sağlamak, başka 
bir deyişle gıda maddesi elde etmektir. 
Halen dünyada gıda maddeleri sağlanmasında hayvanların payı bitkisel tarımın yanında 
çok daha az ise de, hayvancılık faaliyetlerinin kullandığı alan tarımın kullandığından çok daha 
fazla, yaklaşık olarak iki mislidir. Buna ek olarak, tarım alanlarının önemli bir kısmı da hayvan yemleri yetiştirmeye ayrılmış bulunmaktadır; tahıl ekimine ayrılan alanın kabaca üçte 
birinde hayvan yemleri yetiştirilmektedir. İnsanların esas olarak pirinç ve buğday 
tüketmelerine karşılık, geri kalan tahılların büyük bir kısmı, aynı zamanda da diğer bitkiler 
hayvanlar tarafından tüketilirler. Böylece, milyonlarca dönümlük alan mera olarak kullanıma 
ve bir o kadar da saman elde edilen bitkilere ayrılmış bulunmaktadır. 
Bununla birlikte, hayvancılık faaliyetlerinin de, aynen bitkisel üretim gibi, iklim 
koşullarından etkilendiğini ve yıldan yıla değişimler gösterebildiği de unutulmamalıdır. 
Bunun yanında, hayvan hastalıkları, ülkeler arası anlaşmalar ya da anlaşmazlıklar da hayvan 
ve et ticaretinde etkili olabilmektedir. Çernobil’den sonra etkilenen alanlarda hayvan 
ticaretinin zayıflaması, önce İngiltere’de görülen sonra başka ülkelere de yayılan ve insanlara 
da geçebilen hastalık (Kreutz Jacobs disease; deli dana hastalığı olarak anıldı) 1990’lı yılların 
ortasında yalnızca büyükbaş hayvan ticaretine darbe vurmakla kalmamış, gerek bu ülkede 
gerekse, başta Avrupa Birliği üyeleri olmak üzere, hayvan ticaretinin sürdürüldüğü ülkelerde 
kitlesel ölçekte hayvan imhasına da götürmüştür. 
DÜNYA BELLİ BAŞLI HAYVAN STOKLARI VE ÖNDE GELEN ÜLKELER, 2009
KOYUN SIĞIR DOMUZ
Ülke    Sayı(bin)  Ülke Sayı(bin)  Ülke Sayı (bin) 
ÇİN 128,557 BREZİLYA 204,500 ÇİN 451,178
AVUSTRALYA 72,740 HİNDİSTAN  172,451 A.B.D. 67,148
HİNDİSTAN 65,717 A.B.D. 94,521 BREZİLYA 37,000
İRAN 53,800 ÇİN 92,132 VİETNAM 27,628
SUDAN 51,555 ETİYOPYA 50,884 ALMANYA 26,887
YENİ ZELANDA 32,386 ARJANTİN 50,750 İSPANYA 26,290
İNGİLTERE 30,783 SUDAN 41,563 RUSYA FED. 16,162
PAKİSTAN 27,400 PAKİSTAN 30,000 MEKSİKA 16,100
ETİYOPYA 25,980 AVUSTRALYA 27,359 FRANSA 14,810
GÜNEY AFRİKA 24,989 KOLOMBİYA 27,359 POLONYA  14,278
TÜRKİYE 23,975 BANGLADEŞ 22,970 HİNDİSTAN 13,840
CEZAYİR 20,000 RUSYA FED. 21,038 FİLİPİNLER 13,596
İSPANYA 19,718 FRANSA 18,591 KANADA 12,400
RUSYA FED. 19,602 NİJERYA 16,400 DANİMARKA 12,369
MOĞOLİSTAN 19,274 GÜNEY AFRİKA 13,161 HOLLANDA 12,108
Dünya toplamı 1,071,274 Dünya toplamı 1,382,241 Dünya toplamı 941,213
   Kaynak: FAO Statistical Databases, İnternet.
Hayvancılığın dünyadaki durumuna bakıldığında da ilginç özelliklerle karşılaşılır: Dünyada 
mevcut 1.4 milyar dolayındaki büyükbaş havyanın yüzde 40’dan fazlası Asya’da yer 
almaktadır; yüzde 20’si Güney Amerika’da, 14’ü Afrika’da, 11’i Kuzey Amerika’da, 12.5’i 
Avrupa’da ve yalnızca yüzde 2.5’i de Avustralya ve Yeni Zelanda’nın temsil ettiği 
Okyanusya’da. Fakat Asya’daki, özellikle de Hindistan’daki büyükbaş hayvan sayısının 
yüksekliği, daha çok bu hayvanların Hindu dininde kutsal sayılması yüzündendir. Örneğin Hindistan dünya büyükbaş hayvan toplamının yüzde 15’den fazlasına sahip olduğu halde, 
tüketim çok az olduğu için, nüfusun önemli bir kısmı gıda sıkıntısı çekmektedir. 
Buna karşılık, dünyada toplam sayı bakımından daha az paya sahip Avustralya ve Yeni 
Zelanda kendi nüfus büyüklükleriyle orantılı olmayan hacimde bir hayvancılık faaliyetine 
sahip bulunmakta; her iki ülke de büyük miktarlarda et dışsatımı yapan  ve canlı hayvan 
ticaretinde de önde gelen ülkeler arasında bulunmaktadırlar. 
Sayıları daha yüksek olan küçükbaş hayvanlar bakımından da benzer bir görüntü vardır: 
Dünyada en çok küçükbaş hayvana sahip ülkeler Çin, Hindistan (koyun ve keçi birbirine 
yakın miktarlarda) ve Avustralya’dır; Türkiye ise onbirinci durumdadır. Fakat bu ülkelerden 
Avustralya’da ticari anlamda koyunculuk yapılırken, Çin’de ve Hindistan’da (özellikle 
Müslüman nüfus tarafından) olduğu gibi, Türkiye’de de koyunculuk neredeyse geçim türü 
şeklinde sürdürülmektedir. Dış ticarette de, küçükbaş hayvanların  –özelikle de koyununMüslüman ülkelerin dinsel taleplerinin karşılanabilmesi için bu ülkelere yöneldiği 
görülmektedir. Özellikle Suudi Arabistan, hacıların Kurban Bayramı’nda yoğunlaşan talebi 
nedeniyle, 5.6 milyon koyunla en büyük alıcı durumunu korumaktadır.
Bazı dinlerde yenmesi yasak olsa da, dünya domuz stokları da 1 milyara yaklaşmış 
bulunmakta ve dünya nüfusunun önemli bir bölümünün protein ihtiyacını karşılamaya 
yardımcı olmaktadır. Son olarak, et ihtiyacını tamamlayıcı olarak tavuk üretiminin de oldukça 
büyük boyutlara vardığını da eklemek gerekir. Dünya nüfusunun üç mislini aşarak 18.6 
milyarın üzerine çıkan dünya kümes hayvanları stoklarında en büyük pay 2.1 milyarla 
A.B.D.’nindir; onu Endonezya, Brezilya ve Rusya izler (Türkiye ise 269 milyon).
1.4.TARIM ALANLARININ BAŞLICA ÖZELLİKLERİ
Yeryüzünde tarım yapılan alanların dağılışını gösteren bir haritaya bakıldığında, bu alanların 
özellikle ılıman iklim koşullarının hüküm sürdüğü yerlerde bulunduğu görülür. Kutuplar, 
çöller ve yoğun ormanların bulunduğu yerler tarım faaliyetlerinin hiç var olmadığı alanlardır. 
Ancak doğal koşulların tarım faaliyetlerini engellediği bu  uç alanlar dışında da tarımın 
yeryüzünde çok sınırlı, başka sözcüklerle eşit olmayan bir biçimde dağılmış olduğu açık bir 
husustur. Eşitsiz dağılmış olma durumu, tarım faaliyetlerinin en fazla yoğunlaştığı ılıman 
iklim koşullarının egemen olduğu alanlar için de söz konusudur. Genel arazi kullanılışı içinde 
tarıma ayrılan alanlar kıta, ülke ya da ülke içinde idari ya da başka esaslara göre ayrılabilecek 
mekân birimlerinde değişiktir. Yeryüzünün kabaca yüzde 10’unu kaplayan tarım alanları, 
örneğin yeryüzünün en büyük kara kütlesi olan ve dünya nüfusunun yarısından fazlasını barındıran Asya kıtasında yüzde 16’lık bir yere sahiptir. Kuzey Amerika’nın yüzde 12.6, 
Güney Amerika’nın 5.1, Avrupa’nın 25.8, Okyanusya’nın yüzde 5.8 ve Afrika’nın da yüzde 
5.6’lık bir kısmında tarım yapılmaktadır. 
Durum ülke ölçeğinde kuşkusuz daha değişiktir: Örneğin Kanada’da yüzde 5, Brezilya’da 
6, Avustralya’da ise 6.1, Rusya’da 7.8, Arjantin’de yüzde 10, İran’da yüzde 11.4, Japonya’da 
12, A.B.D.’nde yüzde 20,1, Türkiye’de yüzde 32.1 ve Danimarka’da yüzde 55.9’dur. Ancak 
bunlar da genel değerlerdir; ülke içinde çeşitli büyüklükteki mekânlar alındığında durum yine 
çok değişiktir. Tarım alanları, Merkezi Mississippi ovaları gibi dünyanın en önemli tarım 
alanlarında mekânın yüzde 90’ını kaplarken, New England eyaleti gibi dünyanın aşırı 
şehirleşmiş kesimlerinde yer yer tamamen ortadan kalkar. 
Tarım alanların eşitsiz dağılımının ülke yüzölçümündeki değerden ne oranda sapacağı 
Türkiye’de gerek Tarım Bölgeleri gerekse il ölçüsündeki değerlerde açık bir biçimde 
görülmektedir: Örneğin Türkiye yüzölçümünün yüzde 31.5’ini kaplayan ekili alanlar, gerek 
DİE’nin tarım bölgelerine gerekse illere göre çok değişmektedir. Örneğin Hakkari ilinin 
yüzde 0.5’i ekili iken, Tekirdağ’ın yüzde 61.7’si, Edirne’nin yüzde 54.3’ü ekilidir. Durum 
tarım bölgelerine göre ele alınırsa, aynı eşitsiz dağılımı görürüz: Akdeniz Bölgesi’ndeki ekili 
alanlar yüzölçümünün yüzde 23.3’ünü, Ortadoğu bölgesinde ise yüzde 18.0’ini 
kaplamaktadır.www.kursun.net