coğrafya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
coğrafya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2012 Pazar


1
3. HAFTA: TBMM’nin TOPLANMASI, BÜNYESİ VE YAŞANAN GELİŞMELER  
Özet:
23 Nisan 1920’de yapılan ilk toplantıda 115 milletvekili hazır bulunmuştu. Mazhar Müfit
Kansu’nun tespitiyle, bu milletvekillerinden ellisi kalpaklı, kırk biri fesli, ve yirmi biri de
sarıklı idi. Gerçekten Büyük Millet Meclisi’nde farklı gruplar daha açılıştan itibaren
varolmuştur. Mustafa Kemal’in de belirttiği üzere, özellikle 20 Ocak 1921 Anayasa’nın
kabulünden sonra bu bölünme artmıştı. Bunların belli başlıları, Tesanüd Grubu, İstiklal
Grubu, Müdafaa-I HukukZümresi, Halk Zümresi ve Islahat Grubu’dur.
10 Mayıs 1921 tarihinde Mustafa kemal’e yakın milletvekillerinin yaptıkları bi toplantıyla
grup tüzüğü kabul edildi ve daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-I Hukuk Grubu tarih sahnesine çıktı. Meclis içinde buna katılmayan
milletvekilleri İkinci Grubu oluşturdular.
3. HAFTA: TBMM’nin TOPLANMASI, BÜNYESİ VE YAŞANAN GELİŞMELER
İstanbul’un resmen işgal altına girmesi Anadolu’da güvenli bir yerde yeni bir meclisin
toplanması için gerekli koşulların oluşmasını sağladı. Bu yer Mustafa Kemal ve Heyet-i
Temsiliye’nin  27 Aralık 1919’dan beri İstanbul’daki gelişmeleri takip ettikleri Ankara idi.
İşgal haberinin birkaç gün sonrasında Anadolu’daki sivil ve askeri görevlilere gönderdiği
bildiride  “Devlet başkentinin de İtilâf Devletleri’nce resmî olarak işgali; yasama, adalet ve
yürütme gücünden meydana gelen ulusal devlet gücünü kırmış ve Millet Meclisi, bu durum
karşısında görev yapamayacağını hükümete resmî olarak bildirerek dağılmıştır” diyor,
ulusun işlerini yürütmek üzere Ankara’da  olağanüstü yetkili bir meclisin toplanacağını
duyuruyordu. , ulusun işlerini yürütmek ve denetlemek üzere toplanacaktır.Her sancaktan beş
üyenin seçileceği meclis için seçimler, en geç on beş gün içinde  gerçekleştirilecekti. Aynı
bildiride İstanbul’daki meclis üyelerinden de Ankara’ya gelebilenlerin meclise katılmalarının
zorunlu görüldüğü  açıklanıyordu.2
İstanbul’da  Damat Ferit Paşa’nın sadrazamlığa getirildiği bir dönemde  İstanbul Meclisi
Başkanı hukuk müderrisi Celalettin Arif Bey de Ankara’ya gelerek (2 Nisan)  çalışmalarına
başladı. Son Mebusan Meclisinin başkanı olarak kaleme aldığı ve saldırıyı kınayan bildirisi çeşitli
devletlerin parlamentolarına  ve  Anadolu Ajansı kanalıyla  da  yurda dağıtıldı.  Bununla birlikte
Celalettin Arif Bey’in yaklaşımı Mustafa Kemal tarafından yakından takip ediliyordu. Öyle ki
Celalettin Arif, Ankara’da açılacak olan meclisin İstanbul’un uzantısı olması bakımından kendini
açılacak meclisin de doğal başkanı olarak görüyordu. Oysa  Prof. Dr. Toktamış Ateş’in de belirttiği
gibi Mustafa Kemal bu meclisin İstanbul’un bir uzantısı olacağını kabul etmek, dahası savunmakla
birlikte; işlevlerinin ve yetkilerinin ve sorumluluklarının çok değişik olması açısından, dizginleri
pek başkasına bırakmamak istiyordu.
2 Nisan 1920’de istafa eden Salih Paşa kabinesi yerine  3 gün sonra Damat Ferit Paşa yeni
kabineyi kurmuştu.  yeni kabineyi 5 Nisan 1920’de açıklamıştı.  Mustafa Kemal Paşa ise
yayınladığı bildiride yeni kabineyi tanımadıklarını açıklıyordu.  11 Nisan’da İngilizler’in  de
teşvikiyle yayınlanan ve  Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi’nin, ulusal kuvvetleri
“kâfir” ilan eden fetvası İstanbul hükümetinin Anadolu harekatıyla köprüleri attığı anlamına
geliyordu. Aynı gün  ulusal güçlere karşı olumsuz girişimleriyle bilinen  Ahmet Anzavur’a
“paşa”lık verilerek Balıkesir Mutasarrıflığı’na atanması Damat Ferit Hükümetinin  Anadolu
hareketine hiçbir şekilde sıcak bakmadığını açıkça ilan ediyordu.
Nitekim bu olumsuz tavrın yansımaları hemen ortaya çıkacaktı. Meclisin toplanması
çalışmaları hızla sürerken  13 Nisan’da Düzce ve Bolu’da ayaklanmalar çıktı. Bu
ayaklanmalar Büyük Millet Meclisi’nin açılışından sonra da sürdü.  18 Nisan’da Hilafet
Ordusu adında bir ordu kurularak başına Süleyman Şefik Paşa getirildi. Kuva-yı Milliye’ye
karşı Kuva-yı İnzibatiye adı verilen bu ordunun amacı, ayaklananlara destek olmak ve Ankara
meclisini  engellemekti. Anadolu’daki direnişi boğmak için dini ve siyasi referansları
kullanmaktan kaçınmayan İstanbul’daki hükümete karşı Ankara’da müftü Rıfat Efendi ve 153
müftünün imzaladığı karşı fetvanın yayınlanması mücadelenin zorlu geçeceğini gösteriyordu.
Ankara’da yayınlanan  fetva  hem Anadolu hareketi meşrulaştırılıyor, hem de işgal
kuvvetlerinin aldatması ile yayınlanan gerçek dışı fetvaların bağlayıcı olmayacağı
savunuyordu.
Hilafet Ordusu’nun kurulduğu gün olan 18 Nisan’da Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğini
tartışmak için San Remo Konferansı toplanıyordu. Olumsuz gelişmelerin peşpeşe geldiği bir 3
dönemde 21 Nisan’da yayınlanan bir bildiri ile Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan Cuma
günü açılacağı bildirildi. 23 Nisan 1920’de Meclisin açılış töreni adeta tüm Ankara’nın
katıldığı görkemli bir havada gerçekleştirildi.  Sinop mebusu Şerif Bey’in meclisin en yaşlı
üyesi olması ayrıcalığıyla yaptığı açış konuşmasında ülkenin ve halkın karşı karşıya olduğu
zorluklara dikkat çekiliyor ve bağımsızlık konusundaki irade ortaya konuyordu. Kullandığı
ifadeler uluslararası kamuoyuna Anadolu’daki hareketin niteliğini aktaracak açıklıktaydı:
“…tam bağımsızlık (istiklal-i tam) ile yaşamak için kesin olarak kararlı bulunan ve ezelden beri
özgür ve başına buyruk yaşamış olan ulusumuz tutsaklık durumunu son derece sertlik ve kesinlikle
reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayarak yüksek meclisinizi meydana getirmiştir.”
Daha sonra ilk sözü alan Mustafa Kemal gerekli komisyonların kurulmasını ve geçici başkan
Şeref Bey’e geçici iki yardımcı verilmesini önerdi. Bu önerilerin kabulü ile Tutanakları
İnceleme Komisyonları oluşturuldu. Şeref Bey’e yardım etmek üzere Bursa milletvekili
Muhiddin Baha (Pars) ve Kütahya milletvekili Cevdet Bey seçildiler. Büyük Millet Meclisi
24 Nisan 1920’de ikinci toplantısını yaptı. Bu toplantının açık oturumlarının yanısıra bir de
gizli oturumu olmuştur.
Açık oturumlarda önce Mustafa Kemal söz alarak Ankara Meclisi’nin savunması gereken
ilkeleri açıkladı ve daha sonra Kırşehir milletvekili Müfit Hoca’nın önerisiyle bu ilkeler
meclisce tartışmadan onaylandı.
Buna göre,
1- Memleketi batmaktan kurtarmak için, bütün ulusal güçleri birleştirmek gereklidir.
2- Bunun için, meşru bir hükümet (İcra Heyeti) kurulmalıdır.
3- Milletvekillerinin, milletçe seçilme biçimi, ulusun meşru bir heyet kurulmasını istemesinin
en kesin delilidir.
4- Yeni kurulacak hükümet, memleketin bugünkü bunalımlı durumunun gereklerine uygun
olmalıdır.
5- Büyük Millet Meclisi, milli iradenin biricik belirlenme yeridir. Meclis, ulusu temsil eder;
bunun için “Meclis’in üstünde hiçbir güç yoktur.”
6- Bu durumda, ülkeyi yönetecek yasaları yapmak da, bu yasaları uygulamak da Büyük Millet
Meclisi’nin hakkı ve görevidir.4
7- Büyük Millet Meclisi olağanüstü yetkilerle toplanmıştır. Bundan ötürü o, sorumsuz bir
“Meclis-i Mebusan” değildir. Meclis hem “yasama” hem de “yürütme” organıdır.
8- Ancak milletvekillerinin hepsi “Yürütme”nin ayrıntılarıyla uğraşamayacakları için, kendi
aralarından seçecekleri üyelerle bir “Yürütme Kurulu” (İcra Heyeti Hükümet) kuracaklardır.
Ülkeyi bu kurul yönetecektir.
9- Büyük Millet Meclisi’nin başkanı, bu Yürütme Kurulu’nun da başkanıdır.
10- Yürütme Kurulu ve onun başkanı, Büyük Millet Meclisi’ne karşı sorumludur.
Büyük Millet Meclisi 24 Nisan toplantısında ilk yasasını da çıkardı. Bu yasa, “Ağnam
Vergisi” yasasıydı. Önerilmesi, komisyona havalesi ve komisyon raporunun hazırlanmasının
İstanbul’da yapıldığı bu yasanın TBMM’nin ilk yasası olması Ankara ve İstanbul arasındaki
süreklilik ve organik bağı göstermesi bakımından  önemlidir.  Aynı gün Mustafa Kemal
Meclis Başkanlığı’na seçildi.  TBMM 29 Nisan’da çıkardığı ikinci yasayla hedefini
belirliyordu.  Hıyanet-i Vataniye  başlıklı  yasaya göre Büyük Millet Meclisi’nin hedefi;
“makam-ı mualla-yı hilafet ve saltanatı ve memalik-i mahrusa-i şahaneyi yeddi ecanibden
tahlis” idi. Büyük Millet Meclisi’nin ilk Yürütme Kurulu (kabinesi de denilebilir) 3 Mayıs
1920’de seçildi. Umur-u Şeriye Başkanlığı’na Karacabey Müftüsü Mustafa Fehmi Efendi,
Dahiliye Bakanlığı’na Cami Bey, Adliye Başkanlığı’na Celalettin Arif Bey, Bayındırlık
Bakanlığı’na İsmail Fazıl  Paşa, Dışişleri Bakanlığı’na Bekir Sami Bey, Sağlık ve Sosyal
Yardım Bakanlığı’na Dr. Adnan Bey, İktisat Bakanlığı’na Yusuf Kemal Bey, Milli Savunma
Bakanlığı’na Fevzi Paşa, Genelkurmay Başkanlığı’na İsmet Bey, Maliye Bakanlığı’na Hakkı
Bekir Bey, Milli Eğitim Bakanlığı’na Dr. Rıza Nur getirildiler. İlk hükümetin 9 Mayıs 1920’de
açıklanan programı, Fethi Bey’in 5 Eylül 1923’de açıklayacağı kendi hükümetinin programına
kadar geçerli kaldı.
Meclisin Bünyesi, Ruhu ve İçindeki Gruplar
23 Nisan’da toplanan TBMM ulusal karaktere sahip bir ihtilal meclisi idi.  Üç temel görev
sahası vardı. Bunlardan ilki ve en önemlisi ülkenin işgalden kurtarılmasıydı. Bu aynı zamanda
ordu toplanması gibi süreçleri de içerdiğinde askeri bir boyuta da sahipti. İkinci yönü savaşın
finansmanı idi. Üçüncü aşamada ise dış dünya ile ilişkilerin sürdürülmesi yani diplomasiydi.
Tüm bunlar meclisin olağanüstü yetkilerle donatılmasını gerektiriyordu. Meclis gerek maddi
gerekse İstanbul’daki çevrelerin psikolojik baskı ve yıldırma propagandaları karşısında
oldukça zor koşullarda görev yapıyordu. Ülkenin heryerinden gelmiş farklı çizgi ve görüşteki 5
birçok mebus gerek barınak gerekse diğer çevresel koşulların zorluklarıyla yüzleşmek
zorundaydı. Milletvekillerine Ankara Öğretmen Okulu’nda yatakhaneler kurulmuştu. Bazı
milletvekilleri yatağını yere sererek uyuyordu. Milletvekillerinden Cevdet İzrap Bey’in
öncülüğü ile bir tabldot oluşturulmuş ve yetmiş kuruş karşılığında üç kap yemek verilmeye
başlanmıştı. Milletvekillerinin aylığı ise, önceleri seksen lira iken sonradan yüz liraya
yükseltilmişti.Meclis salonunda herkese oturacak yer yoktu. Sıralarda üçer dörder kişinin
oturmasına karşın, çoğunluk yine ayakta kalırdı. Ankara’da elektrik olmadığı için, salonun
ortasına bir kahveden alınan büyük bir gaz lambası asılmıştı.
Meclisin sosyal yapısı oldukça demokratik ve renkli bir görüntü arzediyordu.  23 Nisan
1920’de yapılan ilk toplantıda 115 milletvekili hazır bulunmuştu. Bu milletvekillerinden ellisi
kalpaklı, kırk biri fesli ve yirmi biri de sarıklı idi. Büyük Millet Meclisi’nde farklı gruplar
daha açılıştan itibaren varolmuştu. Ancak bu grupların kemikleşmesi ve sertleşmesi zaman
içinde gerçekleşecekti. Özellikle 20 Ocak 1921 Anayasa’nın kabulünden sonra bu bölünme
artacaktı.
Aslında meclis görüşmelerinde düzeni sağlamak amacıyla daha Anayasa’nın kabulünden önce de
bir takım gruplar oluşmuştu. Bunlar arasında belli başlıları;
• Tesanüd (dayanışma) Grubu,
• İstiklal (bağımsızlık) Grubu,
• Müdafaa-i Hukuk Zümresi,
• Halk Zümresi,
• Islahat Grubu,
idi. Bunların dışında adsız olarak, özel amaçlı kimi küçük örgütlerin de çalıştıkları
anlaşılıyordu. Bu grupların kendi aralarında yaptıkları birleşme çabaları sonuç vermeyince
Mustafa Kemal işe el koymak zorunda kaldı. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu
adıyla bir grup oluşturmaya karar verdi. Hazırladığı programın başına koyduğu ana madde ile
bu grubun iki amacını belirledi. Bunların birincisine göre grup Ulusal And (Milli Misak)
ilkelerine bağlı kalarak yurdun bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını sağlayıcı bir barışı elde
etmek için, ulusun bütün maddesel ve tinsel gücünü gereken ereklere yöneltip kullanacak ve
yurdun resmî, özel bütün örgütlerini ve kuruluşlarını bu ana amaca yararlı kılmaya çalışacaktı.6
10 Mayıs 1921’de Mustafa Kemal’e yakın milletvekillerinin yaptıkları bir toplantıyla grup
tüzüğü kabul edildi ve daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu tarih sahnesine çıktı. Meclis içinde buna katılmayan
milletvekilleri İkinci Grub’u oluşturdular.
Ankara’da ulusal direnişin merkezi yönetim aygıtı oluşturulurken müttefikler de bir an evvel
Osmanlı İmparatorluğu ile gerçekleştirilecek barış antlaşmasının tamamlanması hazırlıklarını
yürütüyordu. 18 Ocak 1919’da toplanan  Paris Barış Konferansında İngiltere’yi Başbakan
Lloyd George, Fransa’yı Başbakan Georges Clamenceau, İtalya’yı Başbakan Orlando ve
ABD’yi Başkan Wilson temsil etmişti.  Konferans ilk olarak 30 Ocak 1919’da Ermenistan,
Suriye, Irak, Kürdistan, Filistin ve Arabistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmalarını
kararlaştırdı. Diğer bölgeler konusunda ise sırası geldikçe karar verilecekti. Konferansın
özellikle Batı Anadolu konusunda karar verememesinin temel nedeni, bu toprakların geleceği
üzerine İngiltere ve İtalya arasındaki anlaşmazlık idi. Aslında İngiltere İtalya’ya doğrudan
doğruya karşı çıkmıyor, araya Yunanistan’ı sokuyordu.
ABD’nin Avrupa politikasından çekileceğinin anlaşılması üzerine Osmanlı
İmparatorluğu’nun durumunu ve geleceğini saptamak İngiltere ve Fransa’ya kalmıştı.
İtalya’nın istekleri pek göz önüne alınmıyordu. Rusya’da sosyalist devrimin başarıyla
gerçekleştirilmesi ve devrimi boğmak isteyen ayaklanmaların başarısız kalması, İngiliz
kamuoyunu endişelendirmişti. Barışın imzalanmasının uzaması Türkleri Bolşeviklerin
kucağına atacağı kaygısını uyandırmıştı. Bu sorunları tartışmak üzere 12 Şubat 1920’de
Londra’da  toplanan konferans da  10 Nisan 1920’ye dek sürmüştü.  Burada  üzerinde
anlaşmaya varılan konular arasında İstanbul’un Türkler’e bırakılması, ancak askerden
arındırılması, ayrıca boğazlarda denetimin karma bir komisyona bırakılması vardı. Çatalca’ya
kadar Doğu Trakya ve Oniki Ada, Yunanlılar’a veriliyordu. Buna karşılık İzmir “serbest
liman” olarak kullanılacaktı. Konferans kararlarına göre Arap ülkeleri Osmanlı topraklarından
ayrılıyor, kurulacak Ermenistan, Milletler Cemiyeti’nin mandası oluyordu.
18-26 Nisan 1920 tarihleri arasında toplanan San Remo Konferansı  ise  Osmanlı
İmparatorluğu için taşınamayacak kadar ağır koşullar öngörmekteydi. Buna göre Terkos Gölü
ve Çatalca’nın batısından başlamak üzere Doğu Trakya ve Gelibolu Yarımadası Yunanlılar’a
veriliyordu. İzmir, göstermelik bazı kısıtlamalar dışında Yunanlılar’a bırakılırken bağımsız bir
Ermenistan kurulması öngörülüyor ve bunun sınırlarının saptanması ABD Başkanı Wilson’a 7
bırakılıyordu. Özerk bir  Kürdistan ve uluslar arası bir komisyonun denetimine bırakılan
boğazların yanında yabancı devletler için her türlü ayrıcalık ve kapitülasyonlar da
sürdürülüyordu. Hiçşüphesiz tüm bu konferansların en ağır sonucu Sevr Antlaşması olacaktı.
Sevr Antlaşması
Her ne kadar müttefiklerin San Remo’da üzerinde anlaşmaya vardıkları koşullar, 11
Mayıs’ta Tevfik  Paşa tarafından onurlu bir şekilde geri çevrilmiş,  Sultan  Vahdettin İngiliz
Kralı V. George’a 27 Mayıs 1920’de bir mektup yazarak koşulların hafifletilmesini istemiş ve
Damat Ferit Paşa da Barış Konferansı’na 8 Temmuz 1920’de bir muhtıra şeklinde Türk karşı
tekliflerini bildirmişse de, müttefiklerin bu koşulları hafifletme şeklinde bir niyetleri yoktu.
Gerçekten 17 Temmuz’da Osmanlı hükümetine bir “ültimatom” gönderen müttefik
temsilciler; çok ufak tefek bazı değişikliklerle, anlaşmanın imzalanması için on  günlük bir
süre tanıdılar. Bu ültimatomun alınmasından sonra Barış Antlaşması konusundaki tutumun
belirlenmesi amacıyla 22 Temmuz 1920’de Yıldız Sarayı’nda Vahdettin başkanlığında bir
Meclis-i Ali (Yüce Meclis) toplandı. Bakanlar, senato üyeleri, yüksek dereceli subaylar ve
bilim adamlarından oluşan bu meclis, antlaşmanın imzalanmasına karar verdi. Toplantıdan
sonra yayınlanan hükümet bildirisinde şu satırlar yer alıyordu:
“... Osmanlı saltanatı ve hükümeti bugün iki olasılık karşısında bulunuyor: Ya antlaşmayı
içerdiği ağır ve korkunç koşullar ile kabul etmek, ya da red eylemek. Kabul edilirse, İstanbul,
Osmanlı saltanatı ve İslâm halifeliği başkenti olarak kalmak üzere, bilinen sınırlar içinde bir
küçük devlet varlığını koruyabilecektir … Hakkın, sonunda  kuvvete üstün gelmesi
konusundaki inancımız sarsılmaz olmakla birlikte, şu çok ağır ve acılı anda, başlangıç
bildirisinde açıklanmış olduğu üzere, Osmanlı devleti iki yoldan birini seçmek zorundadır. Ya
İstanbul’da ve ulusal beşiğimiz olan Anadolu’da egemen kalarak, küçük ve fakat yine bir
devlet durumunda bulunmak; ya da yapılmış önerileri reddederek Osmanlı Devleti’nin
yaşamına son vermektir.”
Bu bildiri, Sevr’den sonra Osmanlı Devleti’nin elinde kalacak olan çok küçük toprak parçası
üzerinde egemen kalacağını ileri sürmektedir. Oysa antlaşmanın koşulları incelendiğinde,
Osmanlı İmparatorluğu’na bırakılacak olan topraklarda bile egemenliğin kullanılması
engellenmektedir.8
10 Ağustos 1920’de Sevr’de imzalanan Barış Antlaşması on üç bölüm içinde 433 maddeden
oluşmaktadır.  Burada belirlenen sınırlar  San Remo Konferansı kararları çerçevesinde
şekillenmişti. Osmanlı hükümetinin iddiasının aksine egemenlik konusundaki maddelerde
oldukça ağır koşullar gündeme getirilmişti. Örneğin İzmir kentinin durumunu içeren  69.
maddeye göre  İzmir kenti ve (çevresi) Osmanlı egemenliği altında kalmaktadır. Bununla
birlikte, Türkiye, İzmir kenti ile (çevresi) üzerindeki egemenlik haklarının kullanımını
Yunanistan’a aktaracaktır. Bu egemenliğin simgesi olmak üzere, Osmanlı bayrağı kentin
dışındaki bir kaleye sürekli olarak çekilecektir...
Benzer şekilde ve azınlıkların durumunu da içeren 140-151. maddelerdeki düzenlemeler için
Osmanlı İmparatorluğu tüm egemenlik ve iktidar haklarından vazgeçiyordu. İmparatorluk, “...
(bu) hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasına ve hiçbir yasanın, hiçbir tüzüğün, hiçbir
padişah buyruğunun ve hiçbir resmî işlemin, bu hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir
olmamasını, hiçbir yasanın, hiçbir tüzüğün, hiçbir padişah buyruğunun ve hiçbir resmî işlemin
sözkonusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümleniyordu.” Yine aynı bölümün son
maddesine göre (madde 151). Osmanlı hükümeti müttefik devletlerin bu bölümdeki
hükümlerin güvence altına alınması konusunda saptayacağı önlemleri şimdiden kabul ettiğini
bildiriyordu.
Sevr Antlaşması Osmanlı ordusunu da  çok zayıf bir hale sokmaktaydı. Buna göre silah ve
cephanesi kısıtlanmış 50 bin kişilik gönüllü ordunun çoğu jandarma olarak görev yapacaktı.
Kapitülasyonlar tümüyle ve ağırlaştırılmış bir şekilde sürüyordu. Her türlü ekonomik
düzenlemeler müttefik devlet uyruklarının yararına yapılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu
ekonomik kararlarını almaktan tümüyle yoksun bırakılmanın yanısıra, toprakları üzerinde
müttefik devletlerin istediği her türlü önceliği peşinen kabul ediyordu. Bunun kapsamı içine
telgraf hatları çekmekten arkeolojik kazı yapmaya kadar tüm ayrıntılar sokulmuştu. Sevr
Antlaşması’nın bağımsız bir devletle bağdaşmayan hükümleri konusunda en güzel sözü, Ankara
Büyük Millet Meclisi’nde bu antlaşmanın maddelerinin tartışılması sırasında Karahisar
Milletvekili Nebil Efendi söylemiştir. “Boşuna yorulmuşlar, Türkiye’yi yok diyeydiler daha iyi
ederlerdi.”
TBMM ve Savaş İçi Demokrasi Deneyimi9
Prof. Dr. Bülent Tanör’ün de belirttiği gibi ulusal direnişin ideolojisi ulusal egemenlik, ana
kurumu da TBMM’dir. En başta bu kurumun adından demokrasi yönündeki devrimci
değişimi yakalamak mümkündür. Türkiye Büyük Millet Meclisi. O zamana kadar ülke hnedan
adıyla anılırken şimdi halkın yurdu anlamına gelen bir sözcükle adlandırılıyor. İkincisi
Meclise yüklenen yeni bir sıfat (Büyük) bu organın demokratik mertebesinin yükselişine
işaret ediyordu. O zamana kadar resmi anayasa dilinde pek kullanılmayan Meclis ve Millet
sözcükleri (Osmanlı’da Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan)  yeni demokrasi atılımının
simgeleri olarak yerlerini alıyorlardı. Üstelik artık Âyan da yoktu.
TBMM kuruluşu, yetkileri, işleyişi, toplumsal ve siyasal oluşumu açısından da demokratik
özellikler sunmaktaydı.
Kuruluş bakımından ilk dikkat çeken nokta TBMM’nin bütün üyelerinin seçimle belirlenmiş
olmasıdır. TBMM’de seçim dışı, aristokratik ya da ayan tarzı temsilciliğe yer yoktur. Meclis
atanmayla değil seçilmişlerin demokratik meclisidir.
Seçim de birtakım özellikler gösterir. Öncelikle Osmanlı uygulamasındaki gibi burada da
sınırlı oy sistemi vardır; yani belli bir servet sahibi olanlar (ve erkekler) seçim sürecine
katılabileceklerdir. Seçimlerde ağırlığını koyan  ARMHC gibi bir örgüt olmakla birlikte
TBMM için yapılan özel ve ek seçimlerde partiler yoktur.
Yetkileri bakımından da TBMM demokratik ve yetkin bir organ durumundadır. Kuvvetler
birliği Öyle ki Meclis yasama, yürütme yetkilerinin yanı sıra yargılama yetkisine de sahiptir
(İstiklal Mahkemeleri). Ulusun gerçek ve tek temsilcisidir. Dahası “selahiyeti fevkaledeyi
haiz” olarak toplanan Meclis kurucu iktidar durumundadır.
Meclisin işleyişi demokratik ilkelere uygundur. Serbest tartışma ve özgür karar alma
bakımından hiçbir Osmanlı meclisiyle karşılaştırılmayacak bir demokratik ortam vardır. En
kritik günlerde bile Meclis, hükümeti ve savaş yönetimini eleştirebilecek bir güce sahiptir.
Nitekim muhalefet olgusu demokratikliğin göstergesidir.
Toplumsal ve siyasal koşulların varlığı bakımından TBMM Osmanlı meclislerine oranla daha
demokratiktir. Saraya bağımlı, aristokratik ya da teslimiyetçi unsurlar temsil dışıdır. Meclise
ulusal ve demokratik eğilimli orta sınıf egemendir (aydınlar, eşraf, serbest meslek sahipleri, 10
din adamları ve toprak sahipleri). Bunlar YKİ’lerden itibaren siyasette ağırlık kazanmış
gruplardır. TBMM geleneksel Osmanlı egemen sınıflarının siyasetten uzaklaşmasına, ulusal
burjuva unsurların yükselişine sahne olmaktadır.
Birinci TBMM döneminin siyasal rejimini, bir savaşı demokrasiyle yönetmek, krizi
demokrasi yoluyla çözmek gibi zor bir görevi üstlenmişti. Burada savaş ile rejim arasındaki
bağlar dikkat çekicidir. Milis savaşı ve ulusal savaş gibi iki değişik savaş yöntemine kongreler
dönemi ve TBMM dönemi gibi iki farklı siyasal model eşlik etmiştir. Gerek askeri gerekse
siyasal örgütlenme biçimleri arasındaki farklar belirgindir. Yerellik ve ulusallık. Buna karşın
iki örgütlenme biçiminin siyasal modeli ve sistemi özdeştir. Demokrasi…Bu ortak siyasal
rejime Tanör’ün dediği gibi savaş demokrasisi adı verilebilir. Somut verili koşullarda savaş
demokrasiyi beslemektedir. Savaş demokrasisi deyimi en başta savaşın siyasal rejimi
demokratikleştirici etkisini vurgulamakta, demokrasinin savaştan türediği anlamına
gelmektedir.
Burada savaş ve demokrasi arasındaki ilişkiyi biraz açmak gerekmektedir. Yerel ve ulusal
tipte direniş ve kurtuluş savaşları farklı nitelikli mücadelelerdir. Burada kendi öz varlığı ve
toprakları için mücadele esastır. Halkın kendi özgücünden başka dayanılacak temel bir kuvvet
de yoktur. İşgal tehditleri ve otorite boşluğu karşısında halkın ve daha sonra da ulusal
önderliğin dayanabilecekleri tek güç yine kendileridir. Halkın yerel inisiyatifinden beslenen
daha sonra Kemalist önderliğin birleştiriciliğinde ulusal düzeye yükselen mücadele bu
özelliklerinden dolayı ilk günden itibaren demokratik yapı ve anlayışları da beraberinde
getirmiştir. Bir temsilcinin, “Burada Anadolu’daki gibi demokrasiyi takbik etmeliyiz.” Dediği
gibi bir Trakya grubu ile bölüklerin daha hesabını soran TBMM üyeleri arasında demokratik
anlayış ortaklığı bu ortamın ve savaşın karakterinin bir ürünüdür.
Tüm bu anlatılanlardan Kurtuluş Savaşının siyasal rejiminin eksiksiz ve liberal bir demokrasi
olduğu anlayışı doğmamalı. Millici güçlerin demokratik katılımına dayalı olan rejim kurtuluş
mücadelesinin karşıtlarına karşı da amansızdır. Bunun iki keskin göstergesi Hıyanet-i
Vataniye Kanunu ve İstiklal Mahkemeleridir.
Yukarıda savaş demokrasisi deyimini savaşın ürettiği demokrasi olarak özetlemiştik. Bu asli
özelliğin yanında burada vurgulanması gereken bir diğer özellik de savaşın demokrasiyi belli
ölçülerde kıstığı yolundaki tespittir. 11
O halde bu deyim çift yüzlüdür. Esasta demokrasinin halkın kurtuluş savaşı sayesinde
gürbüzleştiğini ama kısmen yine savaş yüzünden budandığını ifade etmektedir.
Sonuç:
Devrim yapan meclislerin kendine özgü bir havası vardır. Ortak bir amaç ya da ortak bir
düşmana karşı birleşen pek çok kişi temelde uzlaşmaz çelişkiler içinde olabilirler. Mustafa
Kemal’in iktidarının ve gücünün tek kaynağı ulusuydu. Dolayısıyla, dünya üzerinde ulusun
özgür istemiyle seçip oluşturacağı bir meclisin açılmasına çabalayan ender siyasi liderlerden
biriydi.

2. HAFTA: SON OSMANLI MECLİS-i MEBUSAN’I MİSAK-I Mİlli ve SONRASI

1
2. HAFTA: SON OSMANLI MECLİS-i MEBUSAN’I MİSAK-I Mİlli ve
SONRASI
Özet:
Bu haftanın konusu, Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin seçilişi, bünyesi ve yapısıdır.
Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920’de açılış toplantısını yapmıştır. Meclis, bağımsızlıktan yana
olan güçleri sevindirirken, bazı çevreleri de tedirgin etmiştir. Misak-ı Milli’nin anahatları da
bu Meclis’te oluşturulmuştur. Bu sırada Mustafa Kemal Ankara’ya gelmiştir. Mustafa
Kemal’in Ankara’dayken Mebusan Meclisi’ne ilişkin başlıca amacı, Meclis’te bir “Müdafaa-i
Hukuk Grubu” kurmak ve dağıtılacağı neredeyse kesin olan bu Meclis yerine, başka bir yerde
toplantı çağrısı yapabilmeyi de olanaklı kılacak bir sorumluluk olan Meclis Başkanlığı’nı
almaktı. Ancak Mustafa Kemal, başkanlığa seçilemeyecektir. Derste, dönemin cephelerine de
kısaca göz atılacaktır. Uzun aradan sonra 12 Ocak 1920’de ilk açılış toplantısını yapan
Mebusan Meclisi’nin, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararları temel alınarak saptanan Misak-ı
Milli en önemli görüşmelerinden biridir. 28 Ocak 1920’de Ahdı Milli Beyannamesi olarak
görüşülmüştür. Misak-ı Milli devrimin en önemli dış politika tezini ve hareketin yol haritasını
oluşturacaktır. İstanbul’un resmen işgaliyle görüşmelerini erteleyen Meclis-i Mebusan, siyasal
yetkisini Ankara’da kurulacak olan yeni meşru parlamentoya devredecektir. Bu süreçte işgal
devletlerinin ve işbirlikçi grupların tutumları derste analiz edilecektir.
2.HAFTA:    SON OSMANLI MECLİS-İ MEBUSAN’I, MİSAK-I MİLLİ VE
SONRASI
Ali Rıza Paşa Kabinesi, Müdafaa-i Hukuk’la anlaştıktan sonra 9 Ekim 1919’da Mebuslar
Seçimine Mahsus Kararname’yi yayınladı, bu tüm illere duyurularak seçimlere başlanılmasını
emretmişti. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu son seçimler 1908 tarihli İntihabı Mebusan 2
Kanunu Layihası’na göre yapılmıştır. Bu layihaya göre her elli bin erkek seçmen için bir
milletvekili seçilir ve seçimler çift dereceli yapılırdı. Seçimlerde herhangi bir dil, din, ırk vb.
ayrım yapılmaz, sadece kadınlar oy kullanamazdı. Seçmen yaşı yirmi beş idi. Seçmen listeleri
her ilçedeki denetim kurulları tarafından düzenlendikten sonra askıya çıkardı. On beş günlük
askı süresinde bu listelere önce denetim kurallarına, sonra da yargı organlarına itiraz
edilebilinirdi. Bu birinci dereceden seçmenler, her beş yüz birinci seçmen için bir “ikinci seçmen”
seçerlerdi. İkinci seçmenler milletvekili olma koşullarına sahip olan istedikleri bir adaya oy
verebilirlerdi, gösterilen adaylarla bağlı değillerdi. Milletvekili olabilmek için, ikinci seçmen
olabilme koşulları yanısıra otuz yaşını geçmiş olmak ve Türkçe bilmek zorunluluğu vardı.
Seçimler; ikinci seçmenlerin seçilmesi farklı zamanlarda olabildiğinden farklı yerlerde farklı
zamanlarda sonuçlanabilirdi. 1919 Ekim’i ortalarında başlayan seçimlerde sonuçlar Kasım ayı
boyunca alınmıştı.
Seçimlere Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayr-i müslim azınlıklar katılmama kararı aldığı
gibi Hürriyet ve İtilâf Fırkası da seçimleri boykot etti. Ancak bu boykotun her yerde sonuç
vermediği kimi Hürriyet ve İtilâfçılar’ın seçimlere girerek kazandıkları görüldü. Yine boykot
kararına rağmen seçimlerde Hürriyet ve İtilâfçılar’ın, Teceddüd Partisi olarak örgütlenmeye
başlayan İttihatçılar ve Müdafaa-i Hukukçuların yarıştığı anlaşılıyordu.
Meclisi Mebusan 12 Ocak 1920 tarihinde 72 kişi ile toplanarak ilk oturumunu gerçekleştirdi.
Burada  Müdafaa-i Hukukçular  çoğunluktaydı. Sultanın rahatsızlığı nedeniyle katılmadığı
oturumda onun adına açış nutkunu İçişleri Bakanı Damat Şerif Paşa okudu. Son gelişmelerin
ele alındığı konuşmada İşgalci devletler kınanıyor ve meclise başarılar dileniyordu.
Meclisin  açılışı iyimser bir hava yarattı. Herşeyden önce  bağımsızlığından yana olan
temsilcilerin ağır bastığı bir meclisi çalışmalarına başlamıştı. Ayrıca Ali Rıza Paşa, Heyet-i
Temsiliye’nin Amasya’dan beri süren uzlaşıcı tutumuna bir ödül olarak Harbiye Nazırı
Mersin’li Cemal Paşa’nın ve Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’nın Batı cephesindeki Kuvayı Milliye’yi destekleyen ve düzenlemeye çalışan çabalarına göz yummuştu.
İlk oturumda çoğunluk sağlanamamıştı. Son Osmanlı Mebusu Meclisanı’na seçilen üye sayısı
170 kadardı. 22 Ocak’ta yapılan ikinci oturumuna 25 yeni milletvekili katılınca, çoğunluk
sağlanmış oldu. Mustafa Kemal baştan itibaren işgal güçlerinin denetimindeki İstanbul’da
toplanan bir meclisten etkili sonuçlar alınabileceğine inanmıyordu. Bununla birlikte 3
beklentileri iki noktada toplanıyordu. İlk olarak  Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla  bir grup
kurulmasını istiyor bunun ardından Meclis başkanlığına kendisinin seçilmesini arzu ediyordu.
Ancak Meclis başkanlığı konusu gündeme geldiğinde İstanbul’da olmayan bir ismin bu
göreve getirilmesinin uygun olmayacağı şeklinde görüşler dile getirilmişti. Nitekim bu direnç
sonunda Meclis 31 Ocak’ta İstanbul milletvekili Reşad Hikmet Bey’i başkanlığa seçmiş ancak
Reşad Hikmet’in  bir ay sonra  ölümü üzerine Celalettin Arif Bey  onun yerine getirilmişti.
Benzer şekilde Müdafaa-i Hukuk Grubu kurdurma girişimleri de beklenen sonucu vermemiş
nihayet Felah-ı Vatan (Vatanın Kurtuluşu) adıyla bir grup oluşturulmuştu. Zor koşullarda
toplanan Son Mebusan Meclisi’nin ihtilal hareketi içindeki en önemli misyonu 28 Ocak 1920
tarihli gizli toplantıda  ana hatları görüşülen ve  17 Şubat’ta  kamuoyuna duyurulan Misak-ı
Milli’nin ilanıydı.
Ancak Meclisin toplanması bile İngiliz işgalci güçlerini rahatsız etmiş ve baskıların artmasına
neden olmuştu. İngilizler 21 Ocak 1920’de Hükümetten  Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile
Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’nın istifasını istemişler bunun sonunda Cemal Paşa istifa
etmişti. 3 Şubat 1920 tarihinde ise Fevzi (Çakmak) Paşa Harbiye Nazırlığı’na atanmıştı.  9
Şubat 1920’de Ali Rıza Kabinesi programı mecliste okundu ve Ali Rıza Kabinesi 108
milletvekilinden 104’ünün oyunu alarak güvenoyu sağladı.
Ancak son Osmanlı Meclisi’nin yaptığı iki büyük hizmet vardır. Bunlardan biri Erzurum ve
Sivas kongrelerinde alınan kararlara dayanan Misak-ı Milli’nin yayınlanması, diğeri de İngiliz
işgalinden sonra toplantılarına resmen ara vermesidir. Daha sonra bu gerekçelerle
Ankara’daki Büyük Millet Meclisi meşruluğunu savunacak ve dünyaya onaylatabilecektir.
Misak-ı Milli önceleri Mustafa Kemal İstanbul’a gitmekte olan milletvekilleriyle Ankara’da
görüşürken, Erzurum ve Sivas kararları temel alınarak saptanmıştı. Bu temeller çerçevesinde
28 Ocak 1920 tarihinde Osmanlı meclis-i mebusanı Ahdı Milli Beyannamesi adı altında,
aşağıdaki bildiriyi görüştü ve oluşturdu:
Osmanlı meclis-i mebusan üyeleri, devletin bağımsızlığına ve milletin güvenilir bir gelecekte
haklı ve sürekli bir barışa kavuşabilmesinin, yapılabilecek fedakârlığın en çoğunu kapsayan
aşağıdaki esaslara tam olarak uymakla sağlanabileceğini ve bu esaslar dışında kalacak bir
Osmanlı Devleti’nin devam ve varlığının imkânsız olduğunu kabul ve tasdik eylemişlerdir.4
Madde 1- Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 günlü mütarekenin yapıldığı
sırada düşman ordularının işgali altında kalan Arap çoğunluğunun oturduğu kısımların
kaderi halklarının özgürce verecekleri oylara göre belirtilmek gerektiğinden, sözü
edilen mütareke hattı “içinde ve dışında” dini, soyu, istekleri bir olan ve birbirlerine
karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları taşıyan, sosyal haklarıyla çevre koşullarına
uymuş bulunan Osmanlı-İslâm çoğunluğunun oturduğu bölgelerin tümü “fiilen ve
hükmen” ve “hiçbir sebeple” ayrılık kabul etmez bir bütündür.
Madde 2- Halkının ilk serbest kaldığı zamanki oylarıyla anavatana katılma
kararı vermiş olan Elviye-i Selase (Kars, Ardahan, Batum) için gerekirse tekrar serbest
oylamaya başvurulmasını kabul ederiz.
Madde 3- Türkiye ile yapılacak barışa dek ertelenen Batı Trakya’nın hukuki
durumu da orada oturanların özgürce kullanacakları oylara göre belirtilmelidir.
Madde 4- İslâm halifeliğinin, Osmanlı padişahlığının ve hükümetinin merkezi
olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği korunmalıdır. Bu temel
korunmak koşuluyla Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaret ve ulaştırmasına
açık tutulması hakkında bizimle öteki ilgili devletlerin oybirliğiyle verecekleri karar
geçerlidir.
Madde 5- İtilâf Devletleri ile hasımları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan
anlaşma esaslarına göre azınlıklar hukuku -komşu ülkelerdeki Müslümanların da aynı
haklardan yararlanacakları güveniyle- tarafımızdan pekiştirilecek ve sağlanacaktır.
Madde 6- Ulusal ve ekonomik gelişmemizi sağlamak ve devlet işlerini günün
kurallarına uygun düzenli yönetimle çevirmeyi başarabilmek için her devlet gibi bizim
de bu gelişmemizi sağlarken tam bir bağımsızlığa ve özgürlüğe sahip olmamız
yaşamımızın ve varolmamızın hareket noktasıdır. Bu nedenle siyaset, adalet, maliye
alanlarıyla öteki alanlardaki gelişmemize engel kayıtlara karşıyız.”
Meclis-i Mebusanın 17 Şubat 1920 tarihli on birinci oturumunda söz alan Edirne milletvekili
Şeref Bey bir önerge vererek “Ahdi Milli’nin parlamentolara ve bütün basına bildirilmesini ve
öncelikle görüşülmesini” istedi. Bu önergenin kabulünden  sonra Şeref Bey söz alarak 5
heyecanlı bir konuşma yaptı ve Ahdi Milli Beyannamesi’ni okudu. Daha sonra da bildiri
üyelerin oybirliği ile onaylandı ve gereğinin yapılması için meclis başkanlığına yetki verildi.
İstanbul’da Misak-ı Milli’nin yarattığı gerilimli hava sürerken Paris’te yürütülen barış
görüşmelerinde Konferansın Yüksek Konseyi  Anadolu’daki işgal orduları başkumandanı
General Milne’yi konunun incelenmesiyle görevlendirdi. General Milne de bölgeyi gezerek
görüşlerini Yüksek Konsey’e bildirdi. General Milne, askerî otoritelerin gizlice
destekledikleri ulusal güçlerin gitgide güçlendiklerini ve bunların Yunanlılar’ı ülkelerinden
çıkartmaya kararlı olduklarını belirtiyordu. Bu durumda Yunanlılar’ın şu anda ellerinde
bulundurdukları bölgede ufak tefek  düzeltmeler yapılarak savunmada kalmalarının en iyi
çözüm olacağı düşüncesindeydi. Yüksek Konsey’in bu görüşleri benimsemesi üzerine
Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya durumu bir telgrafta bildiren General Milne, konferansın kesin
çözümlemeye ulaşmasına dek, kendisine bağlı bir subay komutasında olacak olan “müttefik
kuvvetlerin” (İngiliz, Fransız ve Yunan) ellerinde bulunacak bölgeyi bildirdi. Bu bölge toplam
olarak Ayvalık’ın kuzeyinde Hacıosman Köyü’nden başlayan ve güneyde Kuşadası’nı
dışlayan bir sahil şeridini batı sınırı alıyordu. Doğu sınırı ise Ayvalık, Bergama, Manisa,
Turgutlu, Ödemiş ve Aydın’ı içine alacak şekilde düzenlenmişti.  General Milne, daha
sonraları Milne Hattı olarak adlandırılacak olan bu hattın batısında silah taşımaya izin
vermeyeceklerini ve askerî ve ulusal güçlerin bu hattın üç kilometre doğusuna çekilmelerini
istedi. Bu istek hem Cemal Paşa hem de ulusal kuvvetler arasında tepkiyle karşılandı. Ancak
1919 senesinin son aylarında yapılan ufak çatışmalarla Yunanlılar bu hattı yaklaşık olarak
ellerine geçirdiler.
Misak-ı Milli ve İstanbul’un İşgali
3 Mart 1920’de Yunan kuvvetleri saldırıya geçerek Milne Hattı’nı aştılar ve Gölcük
Yaylası’yla Bozdağ’ı ele geçirdiler. Ali Rıza Paşa bu saldırıyı öğrenince, istifa etmekten
başka bir çözüm bulamadı.  İngiltere’nin ve İngiliz taraftarlarının Damat Ferit’in
sadrazamlığını beklemelerine karşın 8 Mart 1920’de bu göreve Salih Paşa getirildi. Bundan üç
gün sonra İtilâf Devletleri’nin İstanbul temsilcileri, 11 Mart 1920’de biraraya gelerek almaları 6
gereken önlemleri düşündüler. Bu önlemler arasında Londra Konferansı eğilimine uygun
olarak meclisteki bağımsızlıkçı milletvekillerinin tutuklanması ve meclisin kapatılması vardı.
Salih Paşa kabinesinin işi kolay gözükmemekteydi. Herşeyden önce Osmanlı mirası
konusunda  12 Şubat 1920’de Londra’da  toplanan  konferansta kabulü mümkün olmayan
konular tartışılıyordu.  Londra Konferansı’nda üzerinde anlaşmaya varılan konular arasında
İstanbul’un Türkler’e bırakılması, ancak askerden arındırılması, ayrıca boğazlarda denetimin
karma bir komisyona bırakılması vardı. Çatalca’ya kadar Doğu Trakya ve Oniki Ada,
Yunanlılar’a veriliyordu. Buna karşılık İzmir “serbest liman” olarak kullanılacaktı. Konferans
kararlarına göre Arap ülkeleri Osmanlı topraklarından ayrılıyor, kurulacak Ermenistan,
Milletler Cemiyeti’nin mandası oluyordu. Salih Paşa kabinesinin uzun ömürlü olmayacağı
yaygın bir görüştüydü. Nitekim 10 Mart 1920 tarihli tekgrafında Kazım Karabekir Paşa,
Mustafa Kemal Paşa’ya  İtilâf Devletleri’nin padişaha dayanan bir orduyu ulusal güçlerin
karşısına çıkartmak isteyeceklerini ve bunun için de Damat Ferit’i sadrazam yaptıracaklarını
iletiyordu.
15 Mart 1920’de İngiliz Generali Wilson, harbiye nazırına İstanbul’un işgal edileceğini
bildirdi. İstanbul “fiilen” işgal altında olduğundan, bu eylemin herhangi bir zorluk
çıkartmayacağı açıktı. Ancak buna rağmen İngiliz askerleri Direklerarası’ndaki 10. Tümen
Karargâhı’nda ve yine aynı yöredeki Letafet Apartmanı’nda bulunan Mızıka Bölüğü’nde ateş
açtılar. Her iki yerde de çok sayıda asker yaralandı ve sekiz asker şehit oldu.İstanbul’un işgali,
Manastırlı Hamdi adında yurtsever bir memur tarafından dakikası dakikasına Ankara’da hat
başında bekleyen Mustafa Kemal’e anlatılıyordu.
16 Mart 1920 günü Meclis-i Mebusan basılarak milletvekilleri tutuklandı. Aynı sabah Rauf
Bey’in bir grup milletvekili ile saraya giderek Sultan’la gerçekleştirdiği görüşme istenen
sonucu doğurmadı. Kendisi de tutuklananlar arasındaydı. İşgal devletleri yayınladıkları resmî
bildirimde, işgalin geçici olduğunu, amaçlarının padişahın otoritesini güçlendirmek olduğunu
ve Türkler’i İstanbul’dan yoksun bırakmak istemediklerini, ancak taşradaki olayların gidişine
göre bu kararın değişebileceğini açıklıyorlardı. Bu gelişme Anadolu’da tepkiyle karşılanmış
Mustafa Kemal  İstanbul’daki İngiliz, Fransız, İtalyan temsilcilerine, Amerika Siyasi
Temsilcisi’ne bir “Protesto” göndermişti. Aynı gün tüm valiliklere ve komutanlara da işgalin
protestosunu isteyen bir yönerge gönderilmişti.  7
İstanbul’un işgali, Manastırlı Hamdi adında yurtsever bir memur tarafından dakikası
dakikasına Ankara’da hat başında bekleyen Mustafa Kemal’e anlatılıyordu. Mustafa Kemal
de gelen haberleri anında tüm kolordulara duyuruyordu. Manastırlı Hamdi Bey’in bu üstün
görev bilinci, olayların gelişimini izlemek açısından Ankara’ya büyük kolaylık sağladığı gibi,
Mustafa Kemal’in söylevinde kendisine iki sayfadan fazla yer ayırması ve teşekkürlerini
yinelemesiyle kendisini Türk tarihine geçirmiştir.
Rauf Bey, 16 Mart 1920 günü Kara Vasıf Bey’le birlikte Meclis-i Mebusan basılarak
tutuklanmadan önce, sabahleyin Konya milletvekili Vehbi Hoca ve Eskişehir milletvekili
Abdullah Azmi Bey’le birlikte Yıldız Sarayı’na giderek Vahdettin’le görüştü ve meclis adına
“Mütareke’ye aykırı bir tecavüz karşısındayız. İşgal devletleri tarafından ileri sürülen
teklifleri reddetmelisiniz” önerisinde bulundu. Vahdettin’in bu öneriye yanıtı şu oldu: “Bu
millet bir sürüdür. Her sürüye bir çoban lazımdır. Bu çoban da benim.”
İşgal devletleri yayınladıkları resmî bildirimde, işgalin geçici olduğunu, amaçlarının padişahın
otoritesini güçlendirmek olduğunu ve Türkler’i İstanbul’dan yoksun bırakmak istemediklerini,
ancak taşradaki olayların gidişine göre bu kararın değişebileceğini açıklıyorlardı.
Buna karşılık Mustafa Kemal, İstanbul’daki İngiliz, Fransız, İtalyan temsilcilerine, Amerika
Siyasi Temsilcisi’ne bir “Protesto” gönderdi. Bu protestoda Mustafa Kemal; “Osmanlı
ulusunun siyasi egemenliğine ve özgürlüğüne indirilen bu son yumruk; hayatımız ve
varlığımızı ne bahasına olursa olsun, savunmaya kararlı olan biz Osmanlılardan çok, 20.
yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün ilkelere; özgürlük, yurt ve ulus duygusu
gibi bugünkü insan topluluklarının temeli olan bütün ilkelere ve bu ilkeleri ortaya koyan
insanlığın genel vicdanına indirilmiş demektir” diyordu.
Yine aynı gün tüm valiliklere ve komutanlıklara gönderdiği yönerge ile işgalin protestosunu
isteyen Mustafa Kemal, ulusa yayınladığı bir bildiriyi şu cümlelerle bitiriyordu:
“İnsanlık dünyasının beğenisi, İslâm dünyasının kurtuluş dileklerinin gerçekleşmesi,
yüksek halifeliğin yabancı etkilerden kurtarılmasına ve ulusal bağımsızlığın geçmişteki
şanımıza yaraşır bir inançla savunulup sağlanmasına bağlıdır. Giriştiğimiz bağımsızlık ve
yurt savaşında Ulu Tanrı’nın yardım ve kayırıcılığı bizimledir.”8
Mustafa Kemal daha sonra da olağanüstü yetkilerle donatılmış bir meclisin Ankara’da
toplanması için çağrıda bulunacaktır. Ancak bu çağrıdan önce 18 Mart 1920’de Meclis-i
Mebusan’ın 24. oturumunda verilen on altı imzalı bir önerinin kabulü ile meclis oturumları
ertelendi. Ertelenen bu oturumlar Ankara’da sürdürülecektir.
18 Mart 1336 (1920) tarihli Osmanlı Mebusan Meclisi Tutanakları;
Mebuslardan bazılarının Mebusan Meclisi binasından zorla alınması üzerine
protesto mahiyetinde olan Rıza Nur Bey’in (Sinop) beyanatı ve takriri:
Reis: Bir takrir var, müsaadenizle okuyalım (okunsun sesleri).
Rıza Nur Bey (Sinop): Bendeniz söz istiyorum.
Reis: Buyurunuz efendim.
Rıza Nur Bey: Efendiler, mühim tarihi bir an yaşıyoruz. Bu devlet ve millet bu
zamana kadar böyle bir musibete uğramamıştır. Osmanlı payitahtı ve İslâm
Hilafeti’nin merkezi bugün ecnebi devletlerin silahlı işgali altına girmiş
bulunuyor. Buna icap ettiren hiçbir hal yoktur. Osmanlı Mebusan Meclisi
tecavüze uğradı. Mebus arkadaşlarımızdan Rauf, Vasıf, Faik beyler ve Numan
Efendi, Mebusan Meclisi’nden işgal kuvvetleri tarafından zorla alınıp tevkif
edildiler. Bu hal Anayasa Hukuku’na ve Devletler Hukuku’na tamamıyla
aykırıdır. Kayıtsız şartsız vicdan ve fikir istiklaline malik olmayan bir Mebusan
Meclisi’nin serbestçe karar alması mümkün olamayacağından mebusların
dokunulmazlığına karşı yapılan bu tecavüzü protesto ediyoruz. Bu protestomuzun
bütün cihan teşrii meclislerinin ve bilhassa bütün parlamentoların anası olan
Britanya Parlamentosu’na ve bu gibi tarihi vakalara defalarca sahne olmuş olan
Fransız ve İtalyan parlamentolarına bildirilmesini temenni ederiz.
Bugün üzerimize aldığımız milli vazifeyi yapmaya ancak bu derecede kudretliyiz.
Bu takririmizi milli bir vesika olarak tarihe bırakıyoruz.
Seyfullah Efendi (Isparta):  Muhterem arkadaşlarımızdan iki zatın ismi
söylenmedi. Cemal Paşa ile Tahsin Bey de tutulmuşlardır.9
Reis: Takriri okuyoruz efendim.
“Osmanlı Esas Kanunu’nun (Anayasa’nın) yedinci maddesi mucibince sulha ve
ticaret ve toprak verip almak ve Osmanlı tebasının asli hukuk ve şahsiyetine ait
bulunan ve devletçe masrafları gerektiren anlaşmaların yapılmasında Osmanlı
Meclisi’nin tasdiki şarttır. Umumi harbin memleketimiz için pek ziyadesiyle fena
şartlar içinde bitmesi sebebiyle elim bir tarihi vazife yapmaya davet olunan
Mebusan Meclisi, son zamanda Hilafet ve Saltanat merkezinde fevkalade haller
olması ve meşrutiyetle idare edilen memleketlerde mebuslara sağlanan
dokunulmazlık ve muafiyetin, vakaların zorlaması, neticesinde kaldırılmış olması
sebebiyle mebusluk vazifesinin icaplarını, memleketin içinde bulunduğu vaziyet
ile bağdaştırmak imkânından mahrum kalmıştır. Her şeyden evvel fikir hürriyeti
ve vicdan istiklâline bağlı olan bu mukaddes vazifenin emniyetle yapılmasına
imkân verecek bir hal ve vaziyeti husule gelmesini bekleyerek umumi
toplantıların geri bırakılmasını teklif ederiz.
Lazistan: Osman Nuri, Sinop: Cemal Zeki, Maraş: Tahsin, Sinop: Dr. Rıza Nur,
Bolu: Tunalı Hilmi, İçel: Hilmi, Erzincan: Halil, Trabzon: Hüsrev, Gümüşhane:
Zeki, İzmit: Ali, İstanbul: Kamil, Erzurum: Hüseyin Avni, Bursa: İlyas, Tokat:
Şevki, Karahisar Şarki: Fasıl.”
(Evet, reye konsun sesleri)
Reis: Takririn içindekilere tamamıyla bilgi edinildi mi,
Reis: Mebusluk vazifesinin yapılmasında emniyet verici bir halin gelmesine kadar
müzakerelerimizin geri bırakılmasını teklif ediyorlar. Kabul edenler ellerini
kaldırsınlar.
Selahattin Bey (İstanbul): İttifakla kabul (İttifakla kabul sesleri).
Reis: Evet efendim, ittifakla müzakerenin geri bırakılması kabul edildi.
Celsenin (oturumun) hitamı (bitmesi).10
Son gelişmeler artık topyekun bir kurtuluş projesinin İstanbul  merkezli olarak
yürütülemeyeceği gerçeğini gözler önüne serdi. Aslında bu Mustafa Kemal’in beklediği
fırsatın doğması anlamına da geliyordu. Nitekim işgalin ve meclisin dağıtılmasının kısa süre
sonrasında  olağanüstü yetkilerle donatılmış bir meclisin Ankara’da toplanması için çağrıda
bulunması bunu göstermektedir. Son Osmanlı Mebusan Meclisi 18 Mart 1920’de 24.
oturumunda verilen on altı imzalı bir önerinin kabulüyle oturumlarını ertelemişti. Bundan
sonra ulusal hareketin merkezi yeni bir meclisin toplanacağı Ankara olacaktı.
Mustafa Kemal, İstanbul’un eninde sonunda işgal edileceğini bildiği için, gerekli
hazırlıklarını yapmıştı. 16 Mart 1920’de yayınladığı bildirilerden sonra olayların gelişimini
birkaç gün bekledi ve tüm illere, bağımsız sancaklara ve  kolordu komutanlarına yeni bir
bildiri yollayarak “Devlet başkentinin de İtilâf Devletleri’nce resmî olarak işgali; yasama,
adalet ve yürütme gücünden meydana gelen ulusal devlet gücünü kırmış ve Millet Meclisi, bu
durum karşısında görev yapamayacağını hükümete resmî olarak bildirerek dağılmıştır”
dedikten sonra, aşağıdaki hususları belirtmiştir.
1- Ankara’da olağanüstü yetkili bir meclis, ulusun işlerini yürütmek ve denetlemek üzere
toplanacaktır.
2- Bu meclise üye olarak seçilecek kimseler milletvekilleri ile ilgili yasa hükümlerine
uyacaklardır.
3- Seçimde, sancaklar seçim bölgesi olacaktır.
4- Her sancaktan beş üye seçilecektir.
.....
11- Seçimler, en geç on beş gün içinde Ankara’da çoğunlukla toplanmayı sağlamak üzere
bitirilecek, üyeler yola çıkarılacak ve sonuç, üyelerin adlarıyla birlikte hemen bildirilecektir.
İstanbul’daki meclis üyelerinden Ankara’ya gelebilenlerin de bu meclise katılmalarının
zorunlu görüldüğü, yine bu bildiriyle açıklanıyordu.
Aynı günlerde İstanbul’da sadaret Damat Ferit Paşa’ya teklif edilmişti. İstanbul Meclisi
Başkanı hukuk müderrisi Celalettin Arif Bey’in durumu da bu dönemde önem kazanmıştı.
Damat Ferit’e sadrazamlığın önerildiği 25 Mart günü Vahdettin’le görüşen Celalettin Arif’e
27 Mart gecesi bir telgraf gönderen Mustafa Kemal, 19 Mart tarihli bildirime katıldığını
açıklamasını ve toplantının bir an önce yapılabilmesine yardımcı olmasını istedi. Celalettin 11
Arif ise bildirimi okumadığını; ancak Ankara’ya geleceğini ve ayrı bir bildirimi kuşkusuz
yayınlayacağını bildirdi.
2 Nisan’da Ankara’ya gelen Celalettin Arif hemen çalışmalarına başladı ve saldırıya uğrayan bir
meclisin başkanı olarak ulusa bir bildirim yayınladıktan sonra, çeşitli devletlerin parlamentolarına
birer protesto gönderildi. Bu protestolar yeni kurulan Anadolu Ajansı kanalıyla yurda dağıtıldı.
Ancak Celalettin Arif, Ankara’da açılacak olan meclisin İstanbul’un uzantısı olması bakımından
kendini açılacak meclisin de doğal başkanı olarak görüyordu. Mustafa Kemal ise bu meclisin
İstanbul’un bir uzantısı olacağını kabul etmek, dahası savunmakla birlikte; işlevlerinin ve
yetkilerinin ve sorumluluklarının çok değişik olması açısından, dizginleri pek başkasına
bırakmamak istiyordu.
Sonuç:
Son Osmanlı Mebusan Meclisi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi arasında organik bağlar
bulunur. Nitekim, İstanbul işgal edildiğinde, Osmanlı Mebusan Meclisi kapanmayacak,
sadece çalışmalarına “ara verecektir”.  Mebusan Meclisi’nin Misak-ı Milli’yi yayınlaması,
ulusal mücadele içindeki en önemli ayaklardan biri olması açısından da çok önemlidir. Farklı
eğlimler taşıyan mebusların birarada bulunması itibariyle, Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin
kararsız nitelikte olduğu söylenebilir. Ancak, mebusların çoğunluğunun yurtseverliğinden
kuşku duyulamayacağı da açıktır. Olağanüstü yetkilerle toplanan yeni meclisin çağrısını
yapan Mustafa Kemal İstanbul’un işgaline rağmen Anadolu hareketinin kararlı öncüsü
olmuştur. 18 Mart 1920’de 24. oturumda Meclis-i Mebusan’ın oturumları ertelenmiş, meclis
üyelerinden Ankara’ya gelebileceklerden ve yeni seçimle oluşan TBMM devrimin kurucu
organı olmuştur.

1. HAFTA: Amasya GENELGESİ SONRASINDA KONGELER DÖNEMİ

1
1. HAFTA: AMasya GENELGESİ SONRASINDA KONGELER DÖNEMİ
Özet:
Mustafa Kemal’in Anadolu’ya çıkışıyla önem kazanan kongre hareketleri milli mücadelenin
ana ilkelerini oluşturması açısından önem arz etmektedirler. Bu kongrelerin sonuç ilkeleri
devrim sürecinin rejiminin kurumsallaşmasında önemli referanslar göstermektedir. Bu
referanslar; ulus egemenliği, Misak-ı Milli, yabancı korumacılığının ve mandaterliğin reddi,
gayrimüslüm azınlıklara eşitlik ilkesi ve İstanbul Hükümeti’nden farklı katılımcı bir
parlamento gerekliliği vurgulanmıştır.
AMASYA GENELGESİ SONRASINDA KONGRELER DÖNEMİ
Mustafa Kemal Paşa Amasya Genelgesini hazırlayıp bunu ülke geneline yaydığında görev
kapsamını ve yetkilerini aşmış oluyordu. Aslında bu onun Anadolu’daki ulusal mücadeleyi
başlatma konusundaki ilk girişimiydi. İngilizlerin baskısıyla Dahiliye Nazırı Ali Kemal,
Mustafa Kemal’e görevden uzaklaştırıldığını bildirdi. Bununla birlikte Anadolu’daki yerel
idarecilerin bu karara uymadıkları görülmekteydi. Bu sıralarda İstanbul hükümetinin Elazığ’a
vali olarak atadığı Ali Galip, Sivas’ta bulunuyordu. Kendisi 26 Haziran’da Amasya’dan Erzurum’a
doğru yola çıkan Mustafa Kemal’i tutuklaması için Sivas Valisi Reşit Paşa’yı etkilemeye
çalışmıştı. Ancak Mustafa Kemal’in hızla Sivas’a gelmesi üzerine eli, kolu bağlı kalacaktı.
Amasya kararlarını uygulamakla yetkilendirilen askeri ve sivil yöneticilerin direnişi
karşısında Ali Kemal istifa etmek zorunda kaldı.  Bu durumda Mustafa Kemal’in
örgütleyiciliğinin öenmli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal Samsun’a çıktığı
günden başlayarak Anadolu’daki asker-sivil yüksek düzeydeki görevlilerle bir telgraf ağı
oluşturdu. Özellikle Erzurum’daki 15. Kolordu (Kâzım Karabekir), Diyarbakır’daki 13.
Kolordu (Albay Ahmet Cevdet Bey), Ankara’daki 20. Kolordu (Ali Fuat Cebesoy) ile sürekli
haberleşme durumunda idi.2
Mustafa Kemal bu dönemde Erzurum’da hazırlıkları yapılmakta olan kongreye katılmak
amacıyla harekete geçmişti. Erzincan’a geldiğinde Padişahtan bir telgraf kendisine iletilmişti.
Bu telgrafta Sultan Mustafa Kemal’e Dahiliye Nezareti’nin kendisini 9. Ordu
Müfettişliğinden aldığını bildiriyor, geri dönmesini istiyordu. Bu telgrafta eğer İstanbul’a
gelmekten çekiniyorsa barış antlaşması imzalanıncaya kadar  istediği bir yerde dinlenmesi
öneriliyordu. Aynı istekler Harbiye Nezaretinden gelen telgrafta da dile getirilmişti. Verdiği
yanıtta görevinden ayrılmayacağını bildiren Mustafa Kemal Paşa 3 Temmuz 1919’da
Erzurum’a ulaştı.  7 Temmuz’da bütün ordu birliklerine gönderdiği  genelgede İstanbul
hükümetinden gelen emirleri dinlememelerini istiyor, bulundukları yerlerde Müdafaa-i Hukuk
ve Redd-i İlhak dernekleriyle işbirliği yapmalarını talep ediyordu.
7/8 Temmuz gecesinde İstanbul’dan gelen telgraf Mustafa Kemal Paşa’ya görevden alındığını
bildiriyordu. Buna karşılık aynı gece Mustafa Kemal Harbiye Nezareti’ne bir telgraf çekerek
görevinden ve askerlikten ayrıldığını iletti.  Bu aslında Anadolu başlangıç aşamasındaki
ihtilalin buhranlı dönemlerinden biriydi Erzurum’da kongre toplanma hazırlıklarının
yoğunluk kazandığı bir dönemde Mustafa Kemal tümüyle sivil bir kimliğe bürünmüştü. Oysa
o göne kadar ki tüm kararlarının altında 9. Ordu Müfettişliği gibi resmi bir görevin verdiği
meşruiyet zeminini kullanmıştı. İstanbul’la giriştiği mücadele sonrasında görevinden istifa
ederken bu meşruiyet zemininde de tehlikeli bir durum ortaya çıkmıştı. Daha vahimi 15.
Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya tutuklanması hakkında verilen gizli buyrukların
yerine getirimesi durumunda ulusal direniş başlangıç aşamasında tehlikeye girebilirdi. Ancak
bu tarihsel süreçte Karabekir Paşa’nın tavrı krizi sona erdirdi. O dönemde kendisiyle aynı
rütbede olan (her ikisi de Tuğgeneral) Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ederek
“Ben ve Kolordum hepimiz buyruğundayız Paşam”  diyerek endişeli bekleyişi sona erdirdi.
Mondros Mütarekesi sonrasında Anadolu düzenli halini koruyan 15. Kolordunun
Komutanının artık hiçbir resmi görevi olmayan  bir ismin buyruğu altına görmesi Mustafa
Kemal’in liderliğinin tartışmasız hale gelmesi açısından da çok önemli bir katkıydı. Nitekim
bu hareket sonrasında başta Ali Fuat Paşa olmak üzere bütün birliklerin komutanları aynı yolu
benimsedi.  3. Kolordu Komutanı Miralay Selahattin gibi bazı komutanlar aynı tavrı
göstermemesi ve Mustafa Kemal’in buyruğuna girmemesi de oluşan birliği bozmadı.
Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Derneği tarafından düzenlenen Erzurum Kongresi 23
Temmuz 1919’da toplandı. Amasya Genelgesinde 10 Temmuz’da toplanacağı belirtilmesine
rağmen yaşanan bu gecikme bazı delegelerin  gecikmesiyle ilgiliydi. Bu kongrede doğu 3
vilayetlerinin tümü temsil edilmemişti. Çünkü Elaziz, Mardin ve Diyarbekir temsilcileri bölge
valilerince engellenmişti. Kongre aralarında Sivas temsilcisinin de bulunduğu 54 temsilci ile
göreve başladı. Bu 54 delegenin 17’si çiftçi ve tüccar (eşraf), 5’i emekli subay, 4’ü emekli
sivil memur, 5’i öğretmen, 4’ü gazeteci , 5’i hukuçu, 2’si mühendis, 1’i doktor, 6’sı din
adamı, 3’ü eski mebus, 1’i general (Mustafa Kemal) ve 1’ide eski bakandı (Rauf Bey).
14 gün çalışan kongre toplantılar sonucunda şu kararları aldı:
1- Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.
2- Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına
karşı ve Osmanlı hükümetinin dağılması halinde ulus, birlikte direnecek ve savunacaktır.
3- Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğin sağlanmasına İstanbul hükümetinin
gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet
üyeleri ulusal kongrece seçileceklerdir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Temsilciler Kurulu
yapacaktır.
4- Ulusal gücü etken ve ulusal idareyi egemen kılmak temel ilkedir.
5- Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar
verilmez.
6- Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz.
7- Millet Meclisi’nin hemen toplanması ve hükümet işlerinin Meclis denetiminde
yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır.
Kongre sonunda bu kararları uygulamak üzere oluşturulan Heyet-i Temsiliye’ye Mustafa
Kemal Paşa başkan olarak seçilmişti. Erzurum Kongresi ve burada varılan kararlar İstanbul’u
tedirgin etmişti. Öncelikle Mustafa Kemal’in çalışma olanaklarını kısıtlamak istediler ve
gerek Mustafa Kemal’in ve gerekse Anadolu’daki diğer kumandanların kullandıkları “mülki
idare makamlarına emir verme yetkisini” kaldırmak istediler. Dahiliye Nezareti’nin 15
Ağustos 1919’da tüm illere tellediği Bakanlar Kurulu kararıyla, yukarıda sözü edilen yetkinin
İdare-i Umumiye-i Vilayet Yasası’na aykırı olduğu için kaldırıldığı duyuruldu. Ancak bu
duyurunun da pek etkisi olmadı. Bunun üzerine İstanbul hükümeti hazırlıkları ilerleyen Sivas
Kongresi’ni engellemek için yeni bazı girişimlerde bulundu. Sivas Valisi Mustafa Reşit Paşa,
Erzurum’da bulunan Mustafa Kemal Paşa ile 20 Ağustos 1919 günü telgraf makinesi başında
yaptığı konuşmada, Sivas’a gelmiş olan bir Fransız binbaşının, eğer Kongre yapılacak olursa, 4
oraların işgal edileceğini duyduğunu bildirerek, Kongre’den vazgeçmesini rica etti. Mustafa
Kemal böyle bir olasılık olmadığını, olsa da karardan cayılmayacağını bildirdi.
Erzurum Kongresiyle Doğu Anadolu’daki ulusal girişimler birleştirilmiş oldu. Kongre vatanın
bütün halinde savunulacağı konusunda bir irade ortaya koymuştu. Bu sırada Batı
Anadolu’daki ulusal dernekler de direniş konusunda faal bir irade sergilemekteydiler. İzmir’in
işgali Batı Anadolu’da da uyarıcı bir etkide bulunmuştu. Hacim Muhittin (Çarıklı) adındaki
vatanseverin önderliğinde başlayan kıpırdanmalar sonunda 26-30 Temmuz Birinci Balıkesir
Kongresi toplandı.  Kongrenin düzenleyicileri 61. Tümen Komutanı Albay Kâzım (Özalp),
Hacim Muhiddin (Çarıklı), Vasıf (Çınar) ve Necati beylerle Kuva-yı Milliye komutanlarından
Hamdi ve Hüsnü beylerdi. Ayrıca Balıkesir Müftüsü Abdullah (Zeyni) Efendi’nin büyük
katkısı olmuştu. Bu kongreye Soma, Kırkağaç, Akhisar, Balıkesir, Susurluk, İvrindi,
Savaştepe, Bigadiç, Konakpınarı ve çevresi Redd-i İlhak Dernekleri delegelerinden 48
yurtsever-aydın katılmıştı.
Kongrede alınan kararların en belli başlıları şöyle toparlanabilir:
1) Hedef ve gaye vatanın kurtarılmasıdır. Kongre ne suretle olursa olsun, siyasetle uğraşmayı
reddeder.
2) Yunanlılara karşı harekât devam ettiği müddetçe seferberlik umumidir. Herkes vatan
hizmetini yapmakla mükelleftir.
3) Balıkesir’de olduğu gibi kazalarda da maliye ve levazım teşkilâtı meydana getirilecektir.
Kaza ve nahiyelerden gönderilen eratın masrafları, sonradan umumi masraftan ödenmek üzere
bu teşkilâtça sağlanacaktır.
4) Gönderilen eratın başında, o bölgenin eşrafından bir zat bulunacak ve bu zat eratla beraber
cephede kalacaktır.
5) Bir “Heyet-i Merkeziye” teşkil edilecektir.
6) Kongre hiçbir siyasi parti ile alakadar olmamakla beraber “çetecilikten nefret” ve
“muntazam teşkilât” içinde Yunanlıları Anadolu’dan tardetmeye azmetmiştir.
7) Türk, son zerre-i hayatını da sarfedecek ve fakat hiçbir kuvvet ve tehdit karşısında, hiçbir
zaman işgalleri kabul etmeyecektir.
Erzurum Kongresinden üç gün sonra toplanan Balıkesir Kongresinin düşmana karşı
elbirliğiyle eyleme geçme kararı Doğu’da umutla karşılandı. 16-25 Ağustos tarihleri arasında 5
bu defa Alaşehir Kongresi toplandı. Burada da benzer kararlar alındı. Bu durum bölgesel
direnişten ulusal düzeyde bir direnişe geçişin habercisi oldu.
Heyet-i Temsiliye Başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresi’nin hazırlıkları için 29
Ağustos’ta Erzurum’dan ayrılarak 2 Eylül’de Sivas’a geldi. Sivas Kongresi 4 Eylül 1919
tarihinde toplandı. 13 Eylül’de sona ermiştir. Kongre’ye katılan delege sayısı kesin olarak
saptanamamaktadır. Ancak otuz üç ya da otuz dört delegenin toplantıya katıldığı
anlaşılmaktadır. Sivas Kongresi’nde Erzurum’da alınan kararlar olduğu gibi benimsenirken
bazı değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin belli başlıları şunlardır:
1- Önceleri adı Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti  olan derneğin adı Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olmuştur.
2- “Temsilciler Kurulu Doğu Anadolu’nun bütününü temsil eder” sözü yerine, “Temsilciler
Kurulu yurdun bütününü temsil eder” denmiştir.
Sivas Kongresi’nde yoğun bir tartışmanın, manda sorunu çevresinde açıldığını görüyoruz.
Gerçekten ABD Mandası’ndan yana olanlar Sivas Kongresi’nde çok çaba sarfetmişlerdi.
Bunlar konuşmalarında devletin gelirlerinin ancak dış borçların faizlerini ödeyebilecek
durumda olduğunu, memleketin dış yardıma büyük gereksinme duyduğunu belirttiler.
Örneğin önceleri ve daha sonraları ulusal savaşıma büyük katkısı olmuş ve olacak olan Halide
Edip Adıvar 10 Ağustos 1919’da Mustafa Kemal’e gönderdiği bir telgrafta şöyle diyordu:
“Serüven ve savaş zamanı artık geçmiştir. Gelecek için gelişme ve birleşme savaşı açmak
zorundayız. Sınırlarında bunca çocuğu ölen zavallı yurdumuzun düşünce ve uygarlık
savaşında kaç şehidi var? Biz Türkiye’nin hayırlı çocuklarından yarının kurucuları olmalarını
istiyoruz. Rauf Bey kardeşimizle sizin, temelleri bile çöken zavallı yurdumuz için uzaktan
görerek birlikte düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.”
Yine bu konuyla ilgili olarak Mr. Brown adında ABD’li bir gazeteci Sivas’a gelmişti. Ancak
manda meselesi Erzurum Kongresi’nde de görüşülmüş ve reddedilmişti. Sivas Kongresi’nde
bu konu son bir kez tartışıldıktan sonra, bağımsızlığa aykırı düşecek bu tür çözümlerin göz
önünde alınmayacağı kesin bir şekilde karara bağlandı.6
Sivas Kongresi’nde alınan diğer önemli kararlar arasında; 9 Eylül’de, Batı Anadolu’daki
ulusal kuvvetlerin, merkezi Ankara’da bulunan 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın
(Cebesoy) emrine verilmesini ve yurdun dört bir yanında kurulmuş değişik isimli tüm dernek
ve örgütlerin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmesini
sayabiliriz. Cemiyetin merkezi şimdilik Sivas oluyor ve Mustafa Kemal Paşa başkanlığında
on üç kişilik bir Heyet-i Temsiliye kuruluyordu.
Sivas Kongresi zaman zaman Vahdettin’le direkt ilişki olanakları aramış, fakat Damat Ferit bunu
sürekli engellemiş, dahası Kongre’yi dağıtmaya çabalamıştı. Bunun üzerine Damat Ferit son bir
kez uyarılmış, fakat olumsuz tavrı üzerine 12 Eylül 1919 sabahından başlamak üzere İstanbul’la
tüm haberleşmelerin kesilmesine ve tek yetkili kurul olarak Heyet-i Temsiliye’nin alınmasına karar
verilerek, bu karar tüm merkezlere duyurulmuştur.
12 Eylül 1919’da Sivas Kongresi bir bildiri yayınlayarak dağıldı. Bu bildiri İstanbul’da bulunan
tüm büyükelçiliklere ve yabancı devlet temsilciliklerine dağıtıldı. Bu bildiride Damat Ferit
hükümetinin meşru olmadığı savunuluyor ve 30 Ekim 1918 sınırlarından bir gerilemenin
sözkonusu olamayacağı bildiriliyordu. Ayrıca ulusal bağımsızlığın kazanılması ve halifelik ve
saltanat makamının kurtarılması için, ulusal iradeye dayanan Kuva-yı Milliye’nin egemen
kılınması gereği açıklanıyordu.
Sivas Kongresi ulusal eylemin birleştirilmesi ve resmi bir çatı altında toplanması konusunda
önemli bir adım olmuştur. Artık savaş ve ihtilal tek örgütçe ve işgal altındaki bölgelerde
yaygın biçimde yönetilecekti. Ayrıca ulusal egemenlik ilkesinin kabulü “saltanat ve
halifeliğin” kurtarılacağı görüşü ortaya atılmıştır ki bu durum  ulusal egemenlik kavramının
saltanat kavramının üzerine çıkarılması anlamına geliyordu.  Kimi yorumlarda Sivas’ta yeni
bir devletin kurulduğunun ileri sürülmesinin gerekçesi de buydu. Mustafa Kemal Paşa ulusal
egemenlik kavramına  dayanarak Heyet-i Temsiliye’yi bir yürütme organı biçiminde
kullanmak istiyordu. Ancak gelişmeler onun temkinli olmasını gerektirdi. Bazı çevrelerde
Sivas Kongresi’nin gerçek bir ulusal parlamento olmadığı belirtiliyor ve bir an evvel
seçimlerin yapılarak Meclis-i Mebusan’ın toplanması talepleri dile getiriliyordu.
Sivas Kongresi Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul Hükümeti karşısındaki direncini de artırdı.
Anadolu hareketinin temsilcisi durumuna gelen  Mustafa Kemal’in ve destekçilerinin tavrı
Damat Ferit Paşa’nın hükümetten çekilerek yerine Anadolu’nun tuttuğu vatansever kimliğiyle 7
tanınan Ali Rıza Paşa’nın (30 Eylül 1919) hükümeti kurmasını sağladı.  Ali Rıza Paşa
Anadolu’ya Damat Ferit gibi karşı olmamakla birlikte, oldukça ürkek, endişeli ve çekingen
idi. Mustafa Kemal’in İstanbul’dan en önemli dilekleri arasında şunları vurgulamamız
gerekir.
1- İstanbul, ulusun birlik içinde meşru haklarını savunduğunu ve ülkede düzenin yerli yerinde
olduğunu, Kuva-yı Milliye’nin meşru ve haklı bir eylem olduğunu bir bildiri ile
açıklamalıydı.
2- Hükümet Erzurum ve Sivas kongrelerinin bildirilerine katılmalıydı.
3- Ulusal Meclis toplanana dek, hükümet kesin bağlantılar içine girmemeliydi.
4- Barış Konferansı’na gidecek delegeler, Heyet-i Temsiliye’nin de güvenebileceği kimseler
olmalıydı.
5- Ulusal direnişe karşı çıkanlar yargılanmalı; ulusal direnişi desteklediği için kovuşturmaya
uğrayan görevliler, işlerine geri verilmeliydi.
6- Basına konan sansür kaldırılmalıydı.
Buna karşılık İstanbul, bu talepleri özünde kabul ettiğini belirtiyor ancak, Heyet-i
Temsiliye’den “İttihatçı” olmadıklarını ilan etmelerini ve ayrıntılar üzerinde fazla
durmamalarını istiyordu. Ayrıca “devlet içinde devlet” olmak gibi bir tutum
benimsenmemesini istiyordu. Fakat böylesine temel sorunlar telgraf başında çözümlenemeyeceği
için Amasya’da İstanbul ve Anadolu arasında bir görüşme yapılmasına karar verildi. İstanbul
hükümetini Bahriye Nazırı Salih Paşa; Heyet-i Temsiliye’yi de Mustafa Kemal Paşa temsil
ediyordu.
20 Ekim’de başlayan görüşmeler 22 Ekim 1919’da görünüşte tam bir anlaşma ile sona erdi.
Buna göre, yapılan dört protokolla; Türklerin yaşamakta olduğu illerin hiçbir şekilde düşmana
bırakılmaması ve hiçbir şekilde manda ya da koruma kabul edilmemesi, azınlıklara
ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) verilmemesi konularında düşünce birliği sağlanmıştı. Ayrıca
İstanbul hükümeti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni yasal bir örgüt olarak
tanıyor ve barış görüşmelerine Heyet-i Temsiliye’nin onaylayacağı kişileri göndermeyi kabul
ediyordu. Üzerinde anlaşmaya varılan bir başka nokta en kısa zamanda Meclis-i Mebusan
seçimlerine gidilmesi ve seçimlerin hiçbir baskı olmaksızın gerçekleşmesine çalışılmasıydı.
Amasya’da anlaşmaya varılamayan tek husus, yapılan seçimlerden sonra Meclis-i Mebusan’ın
nerede toplanacağı idi. Mustafa Kemal İstanbul’un uygun olmayacağını ileri sürüyor, Salih 8
Paşa ise bunun tersini ileri sürüyordu. Bu konu ortada bırakılarak Amasya görüşmeleri olumlu
bir hava içinde kapandı.
Mustafa Kemal 16 Kasım’da tüm kolordu kumandanlarını ve Heyet-i Temsiliye üyelerini
Sivas’a çağırarak son bir durum değerlendirmesi yaptı. Bu toplantıda Heyet-i Temsiliye’nin
Sivas’tan Ankara’ya geçmesi kararı da alındı. 22 Aralık 1919’da Heyet-i Temsiliye Sivas’tan
hareket ederek Ankara’ya doğru yola çıktı. Mustafa Kemal Kayseri, Mucur, Kırşehir yoluyla
27 Aralık 1919’da Ankara’ya vardı. Mustafa Kemal ve yanındakiler Vali Muhiddin Paşa daha
önce tutuklanarak Sivas’a gönderilmiş olduğu için yerine bakan defterdar Galip Bey ve
Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) beylerin önayak olduğu çok görkemli bir törenle
karşılandılar.
Kongreler Döneminin Analizi
Ulusal Savaş döneminin hemen öncesinde  ortaya çıkan kongreler dönemi siyasal tarih
açısından büyük önem taşımaktadır. Her şeyden önce örgütlenmenin yerellikten bölgeselliğe,
bölgesellikten de ulusallığa doğru yönelimini ortaya koymaktadır. Bu sarmalın yerellikten
bölgeselliğe yükselişinin kırılma noktaları bölgesel kongrelerdir. Evliye-i Selase için Büyük
Kars Kongresi, Altı Doğu ili ve Trabzon vilayeti için Erzurum Kongresi, Batı Anadolu için
Alaşehir Kongresi, Trakya için Büyük Edirne Kongresi.
Bölgesellikten ulusallığa sıçrayış Sivas Konresi ile gerçekleşmiştir. Ancak burada da ön adım
Erzurum Kongresidir.  Erzurum Kongresi esas olarak Yerel Kongre İktidarları olarak
tanımlanan bir sürecin ürünüdür. Bununla birlikte kongreye ulusal kongre niteliği veren
özellikleri de vardır. Burada ulusal önderlik kadrosu ilk defa bölgesel kitle temeli olan bir
sivil örgütlenmeyle tanışmakta, bunu bölgeselliği aşan bir program sunmaktadır.
Ulusallaşmanın asıl basamağı Sivas Kongresi’dir. ARMHC ve Heyet-i Temsiliye (HT) belli
bir bölgeyi değil bütün ülke ve ulusu temsil etmektedir. Erzurum’un öngördüğü ve
gerektiğinde kurulmasını istediği “idare-i muvakkate” sırf Doğu ve Kuzey Doğu bölgesi için
söz konusuyken, Sivas’ın öngördüğü “idare-i muvakkate” “mülkümüzün bir cüzünün terk ve
ihmali halinde kurulabilecektir.” 9
Sivas’taki kongrenin az sayıda delegeyle toplanmış ve temsili gücünün zayıf olmasına karşın,
kendilerini milletin hakiki ve müntehap (seçilmiş) mümessilleri milli vicdanı temsil eden
kişiler olarak görülmüşlerdir.
Kongreler döneminin bir başka özelliği ülkedeki direnişin yönetiminin tek bir merkeze
bağlanmasına hizmet edişidir. Bu süreç kendiğilinden yaşanmamıştır. Önderliğin bilinçli ve
iradi müdahaleleriyle sağlanmıştır. Önderlik merkezileşme sürecinin doğumuyla başlamıştır.
Amasya’da önderlik merkezi karakterlidir. Burada bir üst subay grubu vardır. Askeri hiyerarşi
geçerlidir. Mustafa Kemal Paşa, Mersinli Cemal Paşa’dn sonra (Konya) Anadolu’daki en üst
rütbeli askerdir.Yani askeri ve mülki yetkilerle donatılmış Mustafa Kemal Paşa o tarihlerde
Anadolu’daki askeri-sivil bürokrasiyle Amasya çekirdeği ve Mustafa Kemal dışında başka bir
üst merci, başka bir merkez yoktur.
Taban konusuna gelince Erzurum Kongresi bu açıdan bir dönüm noktasıdır. Askeri ve
bürokratik ağırlıklı Amasya önderlik grubu ve Önder, Erzurum’da ilk defa sivil bir tabanla
buluşur. Böylece önderlik sivil bir meşruluk elde etmiştir.
Kongreler döneminin bir diğer boyutu hukukileşme sürecidir. Burada önderlik kendini hukuk
fikriyle meşrulaştırmaktadır. Bunun bir diğer boyutu örgütlenme biçiminde yasallık ve
sivilliğe yöneliştir. Amasya’daki grup fiili bir topluluktu, hukuki tüzel bir kişiliği yoktu,
askeri bir komite karakterini taşıyordu. Erzurum ve Sivas’la birlikte açık, yasal ve sivil tüzel
kişilikler yaratıldı. Kongre ve cemiyetler, yasa kurallarına (Cemiyetler Kanunu) dayanılarak
toplandı ve kuruldu. Bu durum askeri örgütlenme ve askeri itaat ilkesinden sivil örgütlenme
ve sivil meşruluk anlayışına geçiş demektir. Bu geçişte İttihatçılara özgü darbeci, gizli,
konspiratif örgütlenme ve çalışma yöntemlerinin tasfiye amacı da vardır.
Hukukilik noktasında üzerinde durulması gereken bir nokta temsil ve seçimdir. Kongre ve
cemiyetlerin bütün organları seçilmiş organlardır. Bu da hukukilik ya da hukukileşme
kavramının belirtisidir. Sivas Kongresi temsil gücü bakımından zayıftı ama kongre kararları
ve HT üyeleri seçime dayalı meşruluk ilkesine son derece bağlıydılar. Kurumsallaşma
hukukileşmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Ulusal kongrelerde kararlar hukuki kişiler ve
organlarca alınıp uygulanmaktadır. Mustafa Kemal imzalı kararlarda geçen “Kongre heyeti
namına” ya da “Heyeti Temsiliye” ibareleri bunu gösterir. 10
Kongre organları ve kişileri Kanun-ı Esasi’ye (KE) ve organlarına saygılıdırlar. Anayasal
meşruluk anlayışları KE’ye bağlantılıdır. Hatta İstanbul yönetimini yer yer KE’ye aykırı
tutumları nedeniyle eleştirilmektedir.
Ulusal kongreler direnişin Osmanlı Devleti’nden özerkleşmesi açısından da kırılma noktadır.
Amasya, Erzurum, Sivas, HT/Sivas ve HT/ Ankara. Bu son aşama özerkleşmeyi aşan
bağımsızlaşma ve devletleşme kertesiyle bir nitel sıçrama kaydedecektir. TBMM ve Türkiye
Devleti. Özerkleşmenin altı görünümü vardır. İdeolojik, örgütsel, siyasal, idari ve hukuki
boyutlar. İdeolojik olarak Osmanlı anayasal ideolojisinin temeli olan monarşik egemenlik
anlayışından kopuş söz konusudur. Bunun yerine demokratik, milli egemenlik kültürü
geçmektedir. Dolaysıyla söz konusu olan feodal kültürden, ulusal-laik kültüre ve değerlere bir
geçiş vardır. Askeri özerkleşmeden kasıt ulusal kongrelerin kendi silahlı gücünü, kendi askeri
bürokrasisini oluşturmasıdır. Örgütsel anlamda öz örgütlerini yaratmaları ifade edilir. Siyasal
özerklikten kasıt ise özerk siyasal kararlar alabilmektir.
İdari özerkleşme ulusal kongrelerinin kendisine bağlı bir idari aygıtı oluşturmasını ifade eder.
İlk olarak askeri bürokrasinin taşradaki en üst kademeleri UKİ’ye bağlanmıştır. Daha sonra
mülki bürokrasi de adım adım UKİ’ye bağlanmaya ve emirlerini buradan almaya
başlayacaktır. İdari özerkleşmenin üç boyutu vardır.
- Devlet bürokrasisini kullanmak
- Bunun için askeri bürokrasiden başlayıp sivil bürokrasiye doğru uzanmak.
- Doğu illerinden batı illerine doğru idari özerkleşmeyi sağlamak.
İdari özerkleşme UKİ’nin iktidarlaşmasının kesin göstergelerindendir.  Hukuki özerklik
kavramı ulusal hareketin özerk kimlik kazanışının sentezi niteliğidir.
Ulusal kongreler dönemiyle ilgili başlıca sonuçlar iki başlık altında özetlenebilir.
- Ulusallşan, merkezileşen, hukukileşen, organlaşan ve özerkleşen bağımsızlıkçı hareket
artık bir iktidardır.
- UKİ, temsil temeli başta zayıfken (Sivas Kongresi), bu zaafını pratikte aşabilmiş ve
iktidar olmanın iki temel koşulunu yerine getirmiştir. Rıza ve yaptırım gücü. Şöyle ki, 11
UKİ her geçen gün konsensüsü temsil edebilir hale gelmekte ve aldığı kararları da bu
sayede uygulatabilmektedir.
Sonuç:
23 Temmuz 1919’da toplanan ve bölgesel nitelikli ancak ulusal kararlara referans veren
Erzurum Kongresi, 4 Eylül 1919’da toplanan ulusal Sivas Kongresi ile aynı ana ilkeleri
vurgulamıştır. Temsilciler Kurulu’nun temsil gücünün ulusal boyuta taşınması ve Misak-ı
Milli’nin genel ilkeleri bu kongrelerle oluşturulmuştur. Son Osmanlı Mebusan Meclisi için
seçimlere karar verilmiştir.