1
2. HAFTA: SON OSMANLI MECLİS-i MEBUSAN’I MİSAK-I Mİlli ve
SONRASI
Özet:
Bu haftanın konusu, Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin seçilişi, bünyesi ve yapısıdır.
Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920’de açılış toplantısını yapmıştır. Meclis, bağımsızlıktan yana
olan güçleri sevindirirken, bazı çevreleri de tedirgin etmiştir. Misak-ı Milli’nin anahatları da
bu Meclis’te oluşturulmuştur. Bu sırada Mustafa Kemal Ankara’ya gelmiştir. Mustafa
Kemal’in Ankara’dayken Mebusan Meclisi’ne ilişkin başlıca amacı, Meclis’te bir “Müdafaa-i
Hukuk Grubu” kurmak ve dağıtılacağı neredeyse kesin olan bu Meclis yerine, başka bir yerde
toplantı çağrısı yapabilmeyi de olanaklı kılacak bir sorumluluk olan Meclis Başkanlığı’nı
almaktı. Ancak Mustafa Kemal, başkanlığa seçilemeyecektir. Derste, dönemin cephelerine de
kısaca göz atılacaktır. Uzun aradan sonra 12 Ocak 1920’de ilk açılış toplantısını yapan
Mebusan Meclisi’nin, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararları temel alınarak saptanan Misak-ı
Milli en önemli görüşmelerinden biridir. 28 Ocak 1920’de Ahdı Milli Beyannamesi olarak
görüşülmüştür. Misak-ı Milli devrimin en önemli dış politika tezini ve hareketin yol haritasını
oluşturacaktır. İstanbul’un resmen işgaliyle görüşmelerini erteleyen Meclis-i Mebusan, siyasal
yetkisini Ankara’da kurulacak olan yeni meşru parlamentoya devredecektir. Bu süreçte işgal
devletlerinin ve işbirlikçi grupların tutumları derste analiz edilecektir.
2.HAFTA: SON OSMANLI MECLİS-İ MEBUSAN’I, MİSAK-I MİLLİ VE
SONRASI
Ali Rıza Paşa Kabinesi, Müdafaa-i Hukuk’la anlaştıktan sonra 9 Ekim 1919’da Mebuslar
Seçimine Mahsus Kararname’yi yayınladı, bu tüm illere duyurularak seçimlere başlanılmasını
emretmişti. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu son seçimler 1908 tarihli İntihabı Mebusan 2
Kanunu Layihası’na göre yapılmıştır. Bu layihaya göre her elli bin erkek seçmen için bir
milletvekili seçilir ve seçimler çift dereceli yapılırdı. Seçimlerde herhangi bir dil, din, ırk vb.
ayrım yapılmaz, sadece kadınlar oy kullanamazdı. Seçmen yaşı yirmi beş idi. Seçmen listeleri
her ilçedeki denetim kurulları tarafından düzenlendikten sonra askıya çıkardı. On beş günlük
askı süresinde bu listelere önce denetim kurallarına, sonra da yargı organlarına itiraz
edilebilinirdi. Bu birinci dereceden seçmenler, her beş yüz birinci seçmen için bir “ikinci seçmen”
seçerlerdi. İkinci seçmenler milletvekili olma koşullarına sahip olan istedikleri bir adaya oy
verebilirlerdi, gösterilen adaylarla bağlı değillerdi. Milletvekili olabilmek için, ikinci seçmen
olabilme koşulları yanısıra otuz yaşını geçmiş olmak ve Türkçe bilmek zorunluluğu vardı.
Seçimler; ikinci seçmenlerin seçilmesi farklı zamanlarda olabildiğinden farklı yerlerde farklı
zamanlarda sonuçlanabilirdi. 1919 Ekim’i ortalarında başlayan seçimlerde sonuçlar Kasım ayı
boyunca alınmıştı.
Seçimlere Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayr-i müslim azınlıklar katılmama kararı aldığı
gibi Hürriyet ve İtilâf Fırkası da seçimleri boykot etti. Ancak bu boykotun her yerde sonuç
vermediği kimi Hürriyet ve İtilâfçılar’ın seçimlere girerek kazandıkları görüldü. Yine boykot
kararına rağmen seçimlerde Hürriyet ve İtilâfçılar’ın, Teceddüd Partisi olarak örgütlenmeye
başlayan İttihatçılar ve Müdafaa-i Hukukçuların yarıştığı anlaşılıyordu.
Meclisi Mebusan 12 Ocak 1920 tarihinde 72 kişi ile toplanarak ilk oturumunu gerçekleştirdi.
Burada Müdafaa-i Hukukçular çoğunluktaydı. Sultanın rahatsızlığı nedeniyle katılmadığı
oturumda onun adına açış nutkunu İçişleri Bakanı Damat Şerif Paşa okudu. Son gelişmelerin
ele alındığı konuşmada İşgalci devletler kınanıyor ve meclise başarılar dileniyordu.
Meclisin açılışı iyimser bir hava yarattı. Herşeyden önce bağımsızlığından yana olan
temsilcilerin ağır bastığı bir meclisi çalışmalarına başlamıştı. Ayrıca Ali Rıza Paşa, Heyet-i
Temsiliye’nin Amasya’dan beri süren uzlaşıcı tutumuna bir ödül olarak Harbiye Nazırı
Mersin’li Cemal Paşa’nın ve Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’nın Batı cephesindeki Kuvayı Milliye’yi destekleyen ve düzenlemeye çalışan çabalarına göz yummuştu.
İlk oturumda çoğunluk sağlanamamıştı. Son Osmanlı Mebusu Meclisanı’na seçilen üye sayısı
170 kadardı. 22 Ocak’ta yapılan ikinci oturumuna 25 yeni milletvekili katılınca, çoğunluk
sağlanmış oldu. Mustafa Kemal baştan itibaren işgal güçlerinin denetimindeki İstanbul’da
toplanan bir meclisten etkili sonuçlar alınabileceğine inanmıyordu. Bununla birlikte 3
beklentileri iki noktada toplanıyordu. İlk olarak Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla bir grup
kurulmasını istiyor bunun ardından Meclis başkanlığına kendisinin seçilmesini arzu ediyordu.
Ancak Meclis başkanlığı konusu gündeme geldiğinde İstanbul’da olmayan bir ismin bu
göreve getirilmesinin uygun olmayacağı şeklinde görüşler dile getirilmişti. Nitekim bu direnç
sonunda Meclis 31 Ocak’ta İstanbul milletvekili Reşad Hikmet Bey’i başkanlığa seçmiş ancak
Reşad Hikmet’in bir ay sonra ölümü üzerine Celalettin Arif Bey onun yerine getirilmişti.
Benzer şekilde Müdafaa-i Hukuk Grubu kurdurma girişimleri de beklenen sonucu vermemiş
nihayet Felah-ı Vatan (Vatanın Kurtuluşu) adıyla bir grup oluşturulmuştu. Zor koşullarda
toplanan Son Mebusan Meclisi’nin ihtilal hareketi içindeki en önemli misyonu 28 Ocak 1920
tarihli gizli toplantıda ana hatları görüşülen ve 17 Şubat’ta kamuoyuna duyurulan Misak-ı
Milli’nin ilanıydı.
Ancak Meclisin toplanması bile İngiliz işgalci güçlerini rahatsız etmiş ve baskıların artmasına
neden olmuştu. İngilizler 21 Ocak 1920’de Hükümetten Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile
Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’nın istifasını istemişler bunun sonunda Cemal Paşa istifa
etmişti. 3 Şubat 1920 tarihinde ise Fevzi (Çakmak) Paşa Harbiye Nazırlığı’na atanmıştı. 9
Şubat 1920’de Ali Rıza Kabinesi programı mecliste okundu ve Ali Rıza Kabinesi 108
milletvekilinden 104’ünün oyunu alarak güvenoyu sağladı.
Ancak son Osmanlı Meclisi’nin yaptığı iki büyük hizmet vardır. Bunlardan biri Erzurum ve
Sivas kongrelerinde alınan kararlara dayanan Misak-ı Milli’nin yayınlanması, diğeri de İngiliz
işgalinden sonra toplantılarına resmen ara vermesidir. Daha sonra bu gerekçelerle
Ankara’daki Büyük Millet Meclisi meşruluğunu savunacak ve dünyaya onaylatabilecektir.
Misak-ı Milli önceleri Mustafa Kemal İstanbul’a gitmekte olan milletvekilleriyle Ankara’da
görüşürken, Erzurum ve Sivas kararları temel alınarak saptanmıştı. Bu temeller çerçevesinde
28 Ocak 1920 tarihinde Osmanlı meclis-i mebusanı Ahdı Milli Beyannamesi adı altında,
aşağıdaki bildiriyi görüştü ve oluşturdu:
Osmanlı meclis-i mebusan üyeleri, devletin bağımsızlığına ve milletin güvenilir bir gelecekte
haklı ve sürekli bir barışa kavuşabilmesinin, yapılabilecek fedakârlığın en çoğunu kapsayan
aşağıdaki esaslara tam olarak uymakla sağlanabileceğini ve bu esaslar dışında kalacak bir
Osmanlı Devleti’nin devam ve varlığının imkânsız olduğunu kabul ve tasdik eylemişlerdir.4
Madde 1- Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 günlü mütarekenin yapıldığı
sırada düşman ordularının işgali altında kalan Arap çoğunluğunun oturduğu kısımların
kaderi halklarının özgürce verecekleri oylara göre belirtilmek gerektiğinden, sözü
edilen mütareke hattı “içinde ve dışında” dini, soyu, istekleri bir olan ve birbirlerine
karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları taşıyan, sosyal haklarıyla çevre koşullarına
uymuş bulunan Osmanlı-İslâm çoğunluğunun oturduğu bölgelerin tümü “fiilen ve
hükmen” ve “hiçbir sebeple” ayrılık kabul etmez bir bütündür.
Madde 2- Halkının ilk serbest kaldığı zamanki oylarıyla anavatana katılma
kararı vermiş olan Elviye-i Selase (Kars, Ardahan, Batum) için gerekirse tekrar serbest
oylamaya başvurulmasını kabul ederiz.
Madde 3- Türkiye ile yapılacak barışa dek ertelenen Batı Trakya’nın hukuki
durumu da orada oturanların özgürce kullanacakları oylara göre belirtilmelidir.
Madde 4- İslâm halifeliğinin, Osmanlı padişahlığının ve hükümetinin merkezi
olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği korunmalıdır. Bu temel
korunmak koşuluyla Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaret ve ulaştırmasına
açık tutulması hakkında bizimle öteki ilgili devletlerin oybirliğiyle verecekleri karar
geçerlidir.
Madde 5- İtilâf Devletleri ile hasımları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan
anlaşma esaslarına göre azınlıklar hukuku -komşu ülkelerdeki Müslümanların da aynı
haklardan yararlanacakları güveniyle- tarafımızdan pekiştirilecek ve sağlanacaktır.
Madde 6- Ulusal ve ekonomik gelişmemizi sağlamak ve devlet işlerini günün
kurallarına uygun düzenli yönetimle çevirmeyi başarabilmek için her devlet gibi bizim
de bu gelişmemizi sağlarken tam bir bağımsızlığa ve özgürlüğe sahip olmamız
yaşamımızın ve varolmamızın hareket noktasıdır. Bu nedenle siyaset, adalet, maliye
alanlarıyla öteki alanlardaki gelişmemize engel kayıtlara karşıyız.”
Meclis-i Mebusanın 17 Şubat 1920 tarihli on birinci oturumunda söz alan Edirne milletvekili
Şeref Bey bir önerge vererek “Ahdi Milli’nin parlamentolara ve bütün basına bildirilmesini ve
öncelikle görüşülmesini” istedi. Bu önergenin kabulünden sonra Şeref Bey söz alarak 5
heyecanlı bir konuşma yaptı ve Ahdi Milli Beyannamesi’ni okudu. Daha sonra da bildiri
üyelerin oybirliği ile onaylandı ve gereğinin yapılması için meclis başkanlığına yetki verildi.
İstanbul’da Misak-ı Milli’nin yarattığı gerilimli hava sürerken Paris’te yürütülen barış
görüşmelerinde Konferansın Yüksek Konseyi Anadolu’daki işgal orduları başkumandanı
General Milne’yi konunun incelenmesiyle görevlendirdi. General Milne de bölgeyi gezerek
görüşlerini Yüksek Konsey’e bildirdi. General Milne, askerî otoritelerin gizlice
destekledikleri ulusal güçlerin gitgide güçlendiklerini ve bunların Yunanlılar’ı ülkelerinden
çıkartmaya kararlı olduklarını belirtiyordu. Bu durumda Yunanlılar’ın şu anda ellerinde
bulundurdukları bölgede ufak tefek düzeltmeler yapılarak savunmada kalmalarının en iyi
çözüm olacağı düşüncesindeydi. Yüksek Konsey’in bu görüşleri benimsemesi üzerine
Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya durumu bir telgrafta bildiren General Milne, konferansın kesin
çözümlemeye ulaşmasına dek, kendisine bağlı bir subay komutasında olacak olan “müttefik
kuvvetlerin” (İngiliz, Fransız ve Yunan) ellerinde bulunacak bölgeyi bildirdi. Bu bölge toplam
olarak Ayvalık’ın kuzeyinde Hacıosman Köyü’nden başlayan ve güneyde Kuşadası’nı
dışlayan bir sahil şeridini batı sınırı alıyordu. Doğu sınırı ise Ayvalık, Bergama, Manisa,
Turgutlu, Ödemiş ve Aydın’ı içine alacak şekilde düzenlenmişti. General Milne, daha
sonraları Milne Hattı olarak adlandırılacak olan bu hattın batısında silah taşımaya izin
vermeyeceklerini ve askerî ve ulusal güçlerin bu hattın üç kilometre doğusuna çekilmelerini
istedi. Bu istek hem Cemal Paşa hem de ulusal kuvvetler arasında tepkiyle karşılandı. Ancak
1919 senesinin son aylarında yapılan ufak çatışmalarla Yunanlılar bu hattı yaklaşık olarak
ellerine geçirdiler.
Misak-ı Milli ve İstanbul’un İşgali
3 Mart 1920’de Yunan kuvvetleri saldırıya geçerek Milne Hattı’nı aştılar ve Gölcük
Yaylası’yla Bozdağ’ı ele geçirdiler. Ali Rıza Paşa bu saldırıyı öğrenince, istifa etmekten
başka bir çözüm bulamadı. İngiltere’nin ve İngiliz taraftarlarının Damat Ferit’in
sadrazamlığını beklemelerine karşın 8 Mart 1920’de bu göreve Salih Paşa getirildi. Bundan üç
gün sonra İtilâf Devletleri’nin İstanbul temsilcileri, 11 Mart 1920’de biraraya gelerek almaları 6
gereken önlemleri düşündüler. Bu önlemler arasında Londra Konferansı eğilimine uygun
olarak meclisteki bağımsızlıkçı milletvekillerinin tutuklanması ve meclisin kapatılması vardı.
Salih Paşa kabinesinin işi kolay gözükmemekteydi. Herşeyden önce Osmanlı mirası
konusunda 12 Şubat 1920’de Londra’da toplanan konferansta kabulü mümkün olmayan
konular tartışılıyordu. Londra Konferansı’nda üzerinde anlaşmaya varılan konular arasında
İstanbul’un Türkler’e bırakılması, ancak askerden arındırılması, ayrıca boğazlarda denetimin
karma bir komisyona bırakılması vardı. Çatalca’ya kadar Doğu Trakya ve Oniki Ada,
Yunanlılar’a veriliyordu. Buna karşılık İzmir “serbest liman” olarak kullanılacaktı. Konferans
kararlarına göre Arap ülkeleri Osmanlı topraklarından ayrılıyor, kurulacak Ermenistan,
Milletler Cemiyeti’nin mandası oluyordu. Salih Paşa kabinesinin uzun ömürlü olmayacağı
yaygın bir görüştüydü. Nitekim 10 Mart 1920 tarihli tekgrafında Kazım Karabekir Paşa,
Mustafa Kemal Paşa’ya İtilâf Devletleri’nin padişaha dayanan bir orduyu ulusal güçlerin
karşısına çıkartmak isteyeceklerini ve bunun için de Damat Ferit’i sadrazam yaptıracaklarını
iletiyordu.
15 Mart 1920’de İngiliz Generali Wilson, harbiye nazırına İstanbul’un işgal edileceğini
bildirdi. İstanbul “fiilen” işgal altında olduğundan, bu eylemin herhangi bir zorluk
çıkartmayacağı açıktı. Ancak buna rağmen İngiliz askerleri Direklerarası’ndaki 10. Tümen
Karargâhı’nda ve yine aynı yöredeki Letafet Apartmanı’nda bulunan Mızıka Bölüğü’nde ateş
açtılar. Her iki yerde de çok sayıda asker yaralandı ve sekiz asker şehit oldu.İstanbul’un işgali,
Manastırlı Hamdi adında yurtsever bir memur tarafından dakikası dakikasına Ankara’da hat
başında bekleyen Mustafa Kemal’e anlatılıyordu.
16 Mart 1920 günü Meclis-i Mebusan basılarak milletvekilleri tutuklandı. Aynı sabah Rauf
Bey’in bir grup milletvekili ile saraya giderek Sultan’la gerçekleştirdiği görüşme istenen
sonucu doğurmadı. Kendisi de tutuklananlar arasındaydı. İşgal devletleri yayınladıkları resmî
bildirimde, işgalin geçici olduğunu, amaçlarının padişahın otoritesini güçlendirmek olduğunu
ve Türkler’i İstanbul’dan yoksun bırakmak istemediklerini, ancak taşradaki olayların gidişine
göre bu kararın değişebileceğini açıklıyorlardı. Bu gelişme Anadolu’da tepkiyle karşılanmış
Mustafa Kemal İstanbul’daki İngiliz, Fransız, İtalyan temsilcilerine, Amerika Siyasi
Temsilcisi’ne bir “Protesto” göndermişti. Aynı gün tüm valiliklere ve komutanlara da işgalin
protestosunu isteyen bir yönerge gönderilmişti. 7
İstanbul’un işgali, Manastırlı Hamdi adında yurtsever bir memur tarafından dakikası
dakikasına Ankara’da hat başında bekleyen Mustafa Kemal’e anlatılıyordu. Mustafa Kemal
de gelen haberleri anında tüm kolordulara duyuruyordu. Manastırlı Hamdi Bey’in bu üstün
görev bilinci, olayların gelişimini izlemek açısından Ankara’ya büyük kolaylık sağladığı gibi,
Mustafa Kemal’in söylevinde kendisine iki sayfadan fazla yer ayırması ve teşekkürlerini
yinelemesiyle kendisini Türk tarihine geçirmiştir.
Rauf Bey, 16 Mart 1920 günü Kara Vasıf Bey’le birlikte Meclis-i Mebusan basılarak
tutuklanmadan önce, sabahleyin Konya milletvekili Vehbi Hoca ve Eskişehir milletvekili
Abdullah Azmi Bey’le birlikte Yıldız Sarayı’na giderek Vahdettin’le görüştü ve meclis adına
“Mütareke’ye aykırı bir tecavüz karşısındayız. İşgal devletleri tarafından ileri sürülen
teklifleri reddetmelisiniz” önerisinde bulundu. Vahdettin’in bu öneriye yanıtı şu oldu: “Bu
millet bir sürüdür. Her sürüye bir çoban lazımdır. Bu çoban da benim.”
İşgal devletleri yayınladıkları resmî bildirimde, işgalin geçici olduğunu, amaçlarının padişahın
otoritesini güçlendirmek olduğunu ve Türkler’i İstanbul’dan yoksun bırakmak istemediklerini,
ancak taşradaki olayların gidişine göre bu kararın değişebileceğini açıklıyorlardı.
Buna karşılık Mustafa Kemal, İstanbul’daki İngiliz, Fransız, İtalyan temsilcilerine, Amerika
Siyasi Temsilcisi’ne bir “Protesto” gönderdi. Bu protestoda Mustafa Kemal; “Osmanlı
ulusunun siyasi egemenliğine ve özgürlüğüne indirilen bu son yumruk; hayatımız ve
varlığımızı ne bahasına olursa olsun, savunmaya kararlı olan biz Osmanlılardan çok, 20.
yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün ilkelere; özgürlük, yurt ve ulus duygusu
gibi bugünkü insan topluluklarının temeli olan bütün ilkelere ve bu ilkeleri ortaya koyan
insanlığın genel vicdanına indirilmiş demektir” diyordu.
Yine aynı gün tüm valiliklere ve komutanlıklara gönderdiği yönerge ile işgalin protestosunu
isteyen Mustafa Kemal, ulusa yayınladığı bir bildiriyi şu cümlelerle bitiriyordu:
“İnsanlık dünyasının beğenisi, İslâm dünyasının kurtuluş dileklerinin gerçekleşmesi,
yüksek halifeliğin yabancı etkilerden kurtarılmasına ve ulusal bağımsızlığın geçmişteki
şanımıza yaraşır bir inançla savunulup sağlanmasına bağlıdır. Giriştiğimiz bağımsızlık ve
yurt savaşında Ulu Tanrı’nın yardım ve kayırıcılığı bizimledir.”8
Mustafa Kemal daha sonra da olağanüstü yetkilerle donatılmış bir meclisin Ankara’da
toplanması için çağrıda bulunacaktır. Ancak bu çağrıdan önce 18 Mart 1920’de Meclis-i
Mebusan’ın 24. oturumunda verilen on altı imzalı bir önerinin kabulü ile meclis oturumları
ertelendi. Ertelenen bu oturumlar Ankara’da sürdürülecektir.
18 Mart 1336 (1920) tarihli Osmanlı Mebusan Meclisi Tutanakları;
Mebuslardan bazılarının Mebusan Meclisi binasından zorla alınması üzerine
protesto mahiyetinde olan Rıza Nur Bey’in (Sinop) beyanatı ve takriri:
Reis: Bir takrir var, müsaadenizle okuyalım (okunsun sesleri).
Rıza Nur Bey (Sinop): Bendeniz söz istiyorum.
Reis: Buyurunuz efendim.
Rıza Nur Bey: Efendiler, mühim tarihi bir an yaşıyoruz. Bu devlet ve millet bu
zamana kadar böyle bir musibete uğramamıştır. Osmanlı payitahtı ve İslâm
Hilafeti’nin merkezi bugün ecnebi devletlerin silahlı işgali altına girmiş
bulunuyor. Buna icap ettiren hiçbir hal yoktur. Osmanlı Mebusan Meclisi
tecavüze uğradı. Mebus arkadaşlarımızdan Rauf, Vasıf, Faik beyler ve Numan
Efendi, Mebusan Meclisi’nden işgal kuvvetleri tarafından zorla alınıp tevkif
edildiler. Bu hal Anayasa Hukuku’na ve Devletler Hukuku’na tamamıyla
aykırıdır. Kayıtsız şartsız vicdan ve fikir istiklaline malik olmayan bir Mebusan
Meclisi’nin serbestçe karar alması mümkün olamayacağından mebusların
dokunulmazlığına karşı yapılan bu tecavüzü protesto ediyoruz. Bu protestomuzun
bütün cihan teşrii meclislerinin ve bilhassa bütün parlamentoların anası olan
Britanya Parlamentosu’na ve bu gibi tarihi vakalara defalarca sahne olmuş olan
Fransız ve İtalyan parlamentolarına bildirilmesini temenni ederiz.
Bugün üzerimize aldığımız milli vazifeyi yapmaya ancak bu derecede kudretliyiz.
Bu takririmizi milli bir vesika olarak tarihe bırakıyoruz.
Seyfullah Efendi (Isparta): Muhterem arkadaşlarımızdan iki zatın ismi
söylenmedi. Cemal Paşa ile Tahsin Bey de tutulmuşlardır.9
Reis: Takriri okuyoruz efendim.
“Osmanlı Esas Kanunu’nun (Anayasa’nın) yedinci maddesi mucibince sulha ve
ticaret ve toprak verip almak ve Osmanlı tebasının asli hukuk ve şahsiyetine ait
bulunan ve devletçe masrafları gerektiren anlaşmaların yapılmasında Osmanlı
Meclisi’nin tasdiki şarttır. Umumi harbin memleketimiz için pek ziyadesiyle fena
şartlar içinde bitmesi sebebiyle elim bir tarihi vazife yapmaya davet olunan
Mebusan Meclisi, son zamanda Hilafet ve Saltanat merkezinde fevkalade haller
olması ve meşrutiyetle idare edilen memleketlerde mebuslara sağlanan
dokunulmazlık ve muafiyetin, vakaların zorlaması, neticesinde kaldırılmış olması
sebebiyle mebusluk vazifesinin icaplarını, memleketin içinde bulunduğu vaziyet
ile bağdaştırmak imkânından mahrum kalmıştır. Her şeyden evvel fikir hürriyeti
ve vicdan istiklâline bağlı olan bu mukaddes vazifenin emniyetle yapılmasına
imkân verecek bir hal ve vaziyeti husule gelmesini bekleyerek umumi
toplantıların geri bırakılmasını teklif ederiz.
Lazistan: Osman Nuri, Sinop: Cemal Zeki, Maraş: Tahsin, Sinop: Dr. Rıza Nur,
Bolu: Tunalı Hilmi, İçel: Hilmi, Erzincan: Halil, Trabzon: Hüsrev, Gümüşhane:
Zeki, İzmit: Ali, İstanbul: Kamil, Erzurum: Hüseyin Avni, Bursa: İlyas, Tokat:
Şevki, Karahisar Şarki: Fasıl.”
(Evet, reye konsun sesleri)
Reis: Takririn içindekilere tamamıyla bilgi edinildi mi,
Reis: Mebusluk vazifesinin yapılmasında emniyet verici bir halin gelmesine kadar
müzakerelerimizin geri bırakılmasını teklif ediyorlar. Kabul edenler ellerini
kaldırsınlar.
Selahattin Bey (İstanbul): İttifakla kabul (İttifakla kabul sesleri).
Reis: Evet efendim, ittifakla müzakerenin geri bırakılması kabul edildi.
Celsenin (oturumun) hitamı (bitmesi).10
Son gelişmeler artık topyekun bir kurtuluş projesinin İstanbul merkezli olarak
yürütülemeyeceği gerçeğini gözler önüne serdi. Aslında bu Mustafa Kemal’in beklediği
fırsatın doğması anlamına da geliyordu. Nitekim işgalin ve meclisin dağıtılmasının kısa süre
sonrasında olağanüstü yetkilerle donatılmış bir meclisin Ankara’da toplanması için çağrıda
bulunması bunu göstermektedir. Son Osmanlı Mebusan Meclisi 18 Mart 1920’de 24.
oturumunda verilen on altı imzalı bir önerinin kabulüyle oturumlarını ertelemişti. Bundan
sonra ulusal hareketin merkezi yeni bir meclisin toplanacağı Ankara olacaktı.
Mustafa Kemal, İstanbul’un eninde sonunda işgal edileceğini bildiği için, gerekli
hazırlıklarını yapmıştı. 16 Mart 1920’de yayınladığı bildirilerden sonra olayların gelişimini
birkaç gün bekledi ve tüm illere, bağımsız sancaklara ve kolordu komutanlarına yeni bir
bildiri yollayarak “Devlet başkentinin de İtilâf Devletleri’nce resmî olarak işgali; yasama,
adalet ve yürütme gücünden meydana gelen ulusal devlet gücünü kırmış ve Millet Meclisi, bu
durum karşısında görev yapamayacağını hükümete resmî olarak bildirerek dağılmıştır”
dedikten sonra, aşağıdaki hususları belirtmiştir.
1- Ankara’da olağanüstü yetkili bir meclis, ulusun işlerini yürütmek ve denetlemek üzere
toplanacaktır.
2- Bu meclise üye olarak seçilecek kimseler milletvekilleri ile ilgili yasa hükümlerine
uyacaklardır.
3- Seçimde, sancaklar seçim bölgesi olacaktır.
4- Her sancaktan beş üye seçilecektir.
.....
11- Seçimler, en geç on beş gün içinde Ankara’da çoğunlukla toplanmayı sağlamak üzere
bitirilecek, üyeler yola çıkarılacak ve sonuç, üyelerin adlarıyla birlikte hemen bildirilecektir.
İstanbul’daki meclis üyelerinden Ankara’ya gelebilenlerin de bu meclise katılmalarının
zorunlu görüldüğü, yine bu bildiriyle açıklanıyordu.
Aynı günlerde İstanbul’da sadaret Damat Ferit Paşa’ya teklif edilmişti. İstanbul Meclisi
Başkanı hukuk müderrisi Celalettin Arif Bey’in durumu da bu dönemde önem kazanmıştı.
Damat Ferit’e sadrazamlığın önerildiği 25 Mart günü Vahdettin’le görüşen Celalettin Arif’e
27 Mart gecesi bir telgraf gönderen Mustafa Kemal, 19 Mart tarihli bildirime katıldığını
açıklamasını ve toplantının bir an önce yapılabilmesine yardımcı olmasını istedi. Celalettin 11
Arif ise bildirimi okumadığını; ancak Ankara’ya geleceğini ve ayrı bir bildirimi kuşkusuz
yayınlayacağını bildirdi.
2 Nisan’da Ankara’ya gelen Celalettin Arif hemen çalışmalarına başladı ve saldırıya uğrayan bir
meclisin başkanı olarak ulusa bir bildirim yayınladıktan sonra, çeşitli devletlerin parlamentolarına
birer protesto gönderildi. Bu protestolar yeni kurulan Anadolu Ajansı kanalıyla yurda dağıtıldı.
Ancak Celalettin Arif, Ankara’da açılacak olan meclisin İstanbul’un uzantısı olması bakımından
kendini açılacak meclisin de doğal başkanı olarak görüyordu. Mustafa Kemal ise bu meclisin
İstanbul’un bir uzantısı olacağını kabul etmek, dahası savunmakla birlikte; işlevlerinin ve
yetkilerinin ve sorumluluklarının çok değişik olması açısından, dizginleri pek başkasına
bırakmamak istiyordu.
Sonuç:
Son Osmanlı Mebusan Meclisi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi arasında organik bağlar
bulunur. Nitekim, İstanbul işgal edildiğinde, Osmanlı Mebusan Meclisi kapanmayacak,
sadece çalışmalarına “ara verecektir”. Mebusan Meclisi’nin Misak-ı Milli’yi yayınlaması,
ulusal mücadele içindeki en önemli ayaklardan biri olması açısından da çok önemlidir. Farklı
eğlimler taşıyan mebusların birarada bulunması itibariyle, Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin
kararsız nitelikte olduğu söylenebilir. Ancak, mebusların çoğunluğunun yurtseverliğinden
kuşku duyulamayacağı da açıktır. Olağanüstü yetkilerle toplanan yeni meclisin çağrısını
yapan Mustafa Kemal İstanbul’un işgaline rağmen Anadolu hareketinin kararlı öncüsü
olmuştur. 18 Mart 1920’de 24. oturumda Meclis-i Mebusan’ın oturumları ertelenmiş, meclis
üyelerinden Ankara’ya gelebileceklerden ve yeni seçimle oluşan TBMM devrimin kurucu
organı olmuştur.
ilke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Mayıs 2012 Pazar
1. HAFTA: Amasya GENELGESİ SONRASINDA KONGELER DÖNEMİ
1
1. HAFTA: AMasya GENELGESİ SONRASINDA KONGELER DÖNEMİ
Özet:
Mustafa Kemal’in Anadolu’ya çıkışıyla önem kazanan kongre hareketleri milli mücadelenin
ana ilkelerini oluşturması açısından önem arz etmektedirler. Bu kongrelerin sonuç ilkeleri
devrim sürecinin rejiminin kurumsallaşmasında önemli referanslar göstermektedir. Bu
referanslar; ulus egemenliği, Misak-ı Milli, yabancı korumacılığının ve mandaterliğin reddi,
gayrimüslüm azınlıklara eşitlik ilkesi ve İstanbul Hükümeti’nden farklı katılımcı bir
parlamento gerekliliği vurgulanmıştır.
AMASYA GENELGESİ SONRASINDA KONGRELER DÖNEMİ
Mustafa Kemal Paşa Amasya Genelgesini hazırlayıp bunu ülke geneline yaydığında görev
kapsamını ve yetkilerini aşmış oluyordu. Aslında bu onun Anadolu’daki ulusal mücadeleyi
başlatma konusundaki ilk girişimiydi. İngilizlerin baskısıyla Dahiliye Nazırı Ali Kemal,
Mustafa Kemal’e görevden uzaklaştırıldığını bildirdi. Bununla birlikte Anadolu’daki yerel
idarecilerin bu karara uymadıkları görülmekteydi. Bu sıralarda İstanbul hükümetinin Elazığ’a
vali olarak atadığı Ali Galip, Sivas’ta bulunuyordu. Kendisi 26 Haziran’da Amasya’dan Erzurum’a
doğru yola çıkan Mustafa Kemal’i tutuklaması için Sivas Valisi Reşit Paşa’yı etkilemeye
çalışmıştı. Ancak Mustafa Kemal’in hızla Sivas’a gelmesi üzerine eli, kolu bağlı kalacaktı.
Amasya kararlarını uygulamakla yetkilendirilen askeri ve sivil yöneticilerin direnişi
karşısında Ali Kemal istifa etmek zorunda kaldı. Bu durumda Mustafa Kemal’in
örgütleyiciliğinin öenmli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal Samsun’a çıktığı
günden başlayarak Anadolu’daki asker-sivil yüksek düzeydeki görevlilerle bir telgraf ağı
oluşturdu. Özellikle Erzurum’daki 15. Kolordu (Kâzım Karabekir), Diyarbakır’daki 13.
Kolordu (Albay Ahmet Cevdet Bey), Ankara’daki 20. Kolordu (Ali Fuat Cebesoy) ile sürekli
haberleşme durumunda idi.2
Mustafa Kemal bu dönemde Erzurum’da hazırlıkları yapılmakta olan kongreye katılmak
amacıyla harekete geçmişti. Erzincan’a geldiğinde Padişahtan bir telgraf kendisine iletilmişti.
Bu telgrafta Sultan Mustafa Kemal’e Dahiliye Nezareti’nin kendisini 9. Ordu
Müfettişliğinden aldığını bildiriyor, geri dönmesini istiyordu. Bu telgrafta eğer İstanbul’a
gelmekten çekiniyorsa barış antlaşması imzalanıncaya kadar istediği bir yerde dinlenmesi
öneriliyordu. Aynı istekler Harbiye Nezaretinden gelen telgrafta da dile getirilmişti. Verdiği
yanıtta görevinden ayrılmayacağını bildiren Mustafa Kemal Paşa 3 Temmuz 1919’da
Erzurum’a ulaştı. 7 Temmuz’da bütün ordu birliklerine gönderdiği genelgede İstanbul
hükümetinden gelen emirleri dinlememelerini istiyor, bulundukları yerlerde Müdafaa-i Hukuk
ve Redd-i İlhak dernekleriyle işbirliği yapmalarını talep ediyordu.
7/8 Temmuz gecesinde İstanbul’dan gelen telgraf Mustafa Kemal Paşa’ya görevden alındığını
bildiriyordu. Buna karşılık aynı gece Mustafa Kemal Harbiye Nezareti’ne bir telgraf çekerek
görevinden ve askerlikten ayrıldığını iletti. Bu aslında Anadolu başlangıç aşamasındaki
ihtilalin buhranlı dönemlerinden biriydi Erzurum’da kongre toplanma hazırlıklarının
yoğunluk kazandığı bir dönemde Mustafa Kemal tümüyle sivil bir kimliğe bürünmüştü. Oysa
o göne kadar ki tüm kararlarının altında 9. Ordu Müfettişliği gibi resmi bir görevin verdiği
meşruiyet zeminini kullanmıştı. İstanbul’la giriştiği mücadele sonrasında görevinden istifa
ederken bu meşruiyet zemininde de tehlikeli bir durum ortaya çıkmıştı. Daha vahimi 15.
Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya tutuklanması hakkında verilen gizli buyrukların
yerine getirimesi durumunda ulusal direniş başlangıç aşamasında tehlikeye girebilirdi. Ancak
bu tarihsel süreçte Karabekir Paşa’nın tavrı krizi sona erdirdi. O dönemde kendisiyle aynı
rütbede olan (her ikisi de Tuğgeneral) Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ederek
“Ben ve Kolordum hepimiz buyruğundayız Paşam” diyerek endişeli bekleyişi sona erdirdi.
Mondros Mütarekesi sonrasında Anadolu düzenli halini koruyan 15. Kolordunun
Komutanının artık hiçbir resmi görevi olmayan bir ismin buyruğu altına görmesi Mustafa
Kemal’in liderliğinin tartışmasız hale gelmesi açısından da çok önemli bir katkıydı. Nitekim
bu hareket sonrasında başta Ali Fuat Paşa olmak üzere bütün birliklerin komutanları aynı yolu
benimsedi. 3. Kolordu Komutanı Miralay Selahattin gibi bazı komutanlar aynı tavrı
göstermemesi ve Mustafa Kemal’in buyruğuna girmemesi de oluşan birliği bozmadı.
Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Derneği tarafından düzenlenen Erzurum Kongresi 23
Temmuz 1919’da toplandı. Amasya Genelgesinde 10 Temmuz’da toplanacağı belirtilmesine
rağmen yaşanan bu gecikme bazı delegelerin gecikmesiyle ilgiliydi. Bu kongrede doğu 3
vilayetlerinin tümü temsil edilmemişti. Çünkü Elaziz, Mardin ve Diyarbekir temsilcileri bölge
valilerince engellenmişti. Kongre aralarında Sivas temsilcisinin de bulunduğu 54 temsilci ile
göreve başladı. Bu 54 delegenin 17’si çiftçi ve tüccar (eşraf), 5’i emekli subay, 4’ü emekli
sivil memur, 5’i öğretmen, 4’ü gazeteci , 5’i hukuçu, 2’si mühendis, 1’i doktor, 6’sı din
adamı, 3’ü eski mebus, 1’i general (Mustafa Kemal) ve 1’ide eski bakandı (Rauf Bey).
14 gün çalışan kongre toplantılar sonucunda şu kararları aldı:
1- Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.
2- Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına
karşı ve Osmanlı hükümetinin dağılması halinde ulus, birlikte direnecek ve savunacaktır.
3- Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğin sağlanmasına İstanbul hükümetinin
gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet
üyeleri ulusal kongrece seçileceklerdir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Temsilciler Kurulu
yapacaktır.
4- Ulusal gücü etken ve ulusal idareyi egemen kılmak temel ilkedir.
5- Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar
verilmez.
6- Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz.
7- Millet Meclisi’nin hemen toplanması ve hükümet işlerinin Meclis denetiminde
yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır.
Kongre sonunda bu kararları uygulamak üzere oluşturulan Heyet-i Temsiliye’ye Mustafa
Kemal Paşa başkan olarak seçilmişti. Erzurum Kongresi ve burada varılan kararlar İstanbul’u
tedirgin etmişti. Öncelikle Mustafa Kemal’in çalışma olanaklarını kısıtlamak istediler ve
gerek Mustafa Kemal’in ve gerekse Anadolu’daki diğer kumandanların kullandıkları “mülki
idare makamlarına emir verme yetkisini” kaldırmak istediler. Dahiliye Nezareti’nin 15
Ağustos 1919’da tüm illere tellediği Bakanlar Kurulu kararıyla, yukarıda sözü edilen yetkinin
İdare-i Umumiye-i Vilayet Yasası’na aykırı olduğu için kaldırıldığı duyuruldu. Ancak bu
duyurunun da pek etkisi olmadı. Bunun üzerine İstanbul hükümeti hazırlıkları ilerleyen Sivas
Kongresi’ni engellemek için yeni bazı girişimlerde bulundu. Sivas Valisi Mustafa Reşit Paşa,
Erzurum’da bulunan Mustafa Kemal Paşa ile 20 Ağustos 1919 günü telgraf makinesi başında
yaptığı konuşmada, Sivas’a gelmiş olan bir Fransız binbaşının, eğer Kongre yapılacak olursa, 4
oraların işgal edileceğini duyduğunu bildirerek, Kongre’den vazgeçmesini rica etti. Mustafa
Kemal böyle bir olasılık olmadığını, olsa da karardan cayılmayacağını bildirdi.
Erzurum Kongresiyle Doğu Anadolu’daki ulusal girişimler birleştirilmiş oldu. Kongre vatanın
bütün halinde savunulacağı konusunda bir irade ortaya koymuştu. Bu sırada Batı
Anadolu’daki ulusal dernekler de direniş konusunda faal bir irade sergilemekteydiler. İzmir’in
işgali Batı Anadolu’da da uyarıcı bir etkide bulunmuştu. Hacim Muhittin (Çarıklı) adındaki
vatanseverin önderliğinde başlayan kıpırdanmalar sonunda 26-30 Temmuz Birinci Balıkesir
Kongresi toplandı. Kongrenin düzenleyicileri 61. Tümen Komutanı Albay Kâzım (Özalp),
Hacim Muhiddin (Çarıklı), Vasıf (Çınar) ve Necati beylerle Kuva-yı Milliye komutanlarından
Hamdi ve Hüsnü beylerdi. Ayrıca Balıkesir Müftüsü Abdullah (Zeyni) Efendi’nin büyük
katkısı olmuştu. Bu kongreye Soma, Kırkağaç, Akhisar, Balıkesir, Susurluk, İvrindi,
Savaştepe, Bigadiç, Konakpınarı ve çevresi Redd-i İlhak Dernekleri delegelerinden 48
yurtsever-aydın katılmıştı.
Kongrede alınan kararların en belli başlıları şöyle toparlanabilir:
1) Hedef ve gaye vatanın kurtarılmasıdır. Kongre ne suretle olursa olsun, siyasetle uğraşmayı
reddeder.
2) Yunanlılara karşı harekât devam ettiği müddetçe seferberlik umumidir. Herkes vatan
hizmetini yapmakla mükelleftir.
3) Balıkesir’de olduğu gibi kazalarda da maliye ve levazım teşkilâtı meydana getirilecektir.
Kaza ve nahiyelerden gönderilen eratın masrafları, sonradan umumi masraftan ödenmek üzere
bu teşkilâtça sağlanacaktır.
4) Gönderilen eratın başında, o bölgenin eşrafından bir zat bulunacak ve bu zat eratla beraber
cephede kalacaktır.
5) Bir “Heyet-i Merkeziye” teşkil edilecektir.
6) Kongre hiçbir siyasi parti ile alakadar olmamakla beraber “çetecilikten nefret” ve
“muntazam teşkilât” içinde Yunanlıları Anadolu’dan tardetmeye azmetmiştir.
7) Türk, son zerre-i hayatını da sarfedecek ve fakat hiçbir kuvvet ve tehdit karşısında, hiçbir
zaman işgalleri kabul etmeyecektir.
Erzurum Kongresinden üç gün sonra toplanan Balıkesir Kongresinin düşmana karşı
elbirliğiyle eyleme geçme kararı Doğu’da umutla karşılandı. 16-25 Ağustos tarihleri arasında 5
bu defa Alaşehir Kongresi toplandı. Burada da benzer kararlar alındı. Bu durum bölgesel
direnişten ulusal düzeyde bir direnişe geçişin habercisi oldu.
Heyet-i Temsiliye Başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresi’nin hazırlıkları için 29
Ağustos’ta Erzurum’dan ayrılarak 2 Eylül’de Sivas’a geldi. Sivas Kongresi 4 Eylül 1919
tarihinde toplandı. 13 Eylül’de sona ermiştir. Kongre’ye katılan delege sayısı kesin olarak
saptanamamaktadır. Ancak otuz üç ya da otuz dört delegenin toplantıya katıldığı
anlaşılmaktadır. Sivas Kongresi’nde Erzurum’da alınan kararlar olduğu gibi benimsenirken
bazı değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin belli başlıları şunlardır:
1- Önceleri adı Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olan derneğin adı Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olmuştur.
2- “Temsilciler Kurulu Doğu Anadolu’nun bütününü temsil eder” sözü yerine, “Temsilciler
Kurulu yurdun bütününü temsil eder” denmiştir.
Sivas Kongresi’nde yoğun bir tartışmanın, manda sorunu çevresinde açıldığını görüyoruz.
Gerçekten ABD Mandası’ndan yana olanlar Sivas Kongresi’nde çok çaba sarfetmişlerdi.
Bunlar konuşmalarında devletin gelirlerinin ancak dış borçların faizlerini ödeyebilecek
durumda olduğunu, memleketin dış yardıma büyük gereksinme duyduğunu belirttiler.
Örneğin önceleri ve daha sonraları ulusal savaşıma büyük katkısı olmuş ve olacak olan Halide
Edip Adıvar 10 Ağustos 1919’da Mustafa Kemal’e gönderdiği bir telgrafta şöyle diyordu:
“Serüven ve savaş zamanı artık geçmiştir. Gelecek için gelişme ve birleşme savaşı açmak
zorundayız. Sınırlarında bunca çocuğu ölen zavallı yurdumuzun düşünce ve uygarlık
savaşında kaç şehidi var? Biz Türkiye’nin hayırlı çocuklarından yarının kurucuları olmalarını
istiyoruz. Rauf Bey kardeşimizle sizin, temelleri bile çöken zavallı yurdumuz için uzaktan
görerek birlikte düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.”
Yine bu konuyla ilgili olarak Mr. Brown adında ABD’li bir gazeteci Sivas’a gelmişti. Ancak
manda meselesi Erzurum Kongresi’nde de görüşülmüş ve reddedilmişti. Sivas Kongresi’nde
bu konu son bir kez tartışıldıktan sonra, bağımsızlığa aykırı düşecek bu tür çözümlerin göz
önünde alınmayacağı kesin bir şekilde karara bağlandı.6
Sivas Kongresi’nde alınan diğer önemli kararlar arasında; 9 Eylül’de, Batı Anadolu’daki
ulusal kuvvetlerin, merkezi Ankara’da bulunan 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın
(Cebesoy) emrine verilmesini ve yurdun dört bir yanında kurulmuş değişik isimli tüm dernek
ve örgütlerin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmesini
sayabiliriz. Cemiyetin merkezi şimdilik Sivas oluyor ve Mustafa Kemal Paşa başkanlığında
on üç kişilik bir Heyet-i Temsiliye kuruluyordu.
Sivas Kongresi zaman zaman Vahdettin’le direkt ilişki olanakları aramış, fakat Damat Ferit bunu
sürekli engellemiş, dahası Kongre’yi dağıtmaya çabalamıştı. Bunun üzerine Damat Ferit son bir
kez uyarılmış, fakat olumsuz tavrı üzerine 12 Eylül 1919 sabahından başlamak üzere İstanbul’la
tüm haberleşmelerin kesilmesine ve tek yetkili kurul olarak Heyet-i Temsiliye’nin alınmasına karar
verilerek, bu karar tüm merkezlere duyurulmuştur.
12 Eylül 1919’da Sivas Kongresi bir bildiri yayınlayarak dağıldı. Bu bildiri İstanbul’da bulunan
tüm büyükelçiliklere ve yabancı devlet temsilciliklerine dağıtıldı. Bu bildiride Damat Ferit
hükümetinin meşru olmadığı savunuluyor ve 30 Ekim 1918 sınırlarından bir gerilemenin
sözkonusu olamayacağı bildiriliyordu. Ayrıca ulusal bağımsızlığın kazanılması ve halifelik ve
saltanat makamının kurtarılması için, ulusal iradeye dayanan Kuva-yı Milliye’nin egemen
kılınması gereği açıklanıyordu.
Sivas Kongresi ulusal eylemin birleştirilmesi ve resmi bir çatı altında toplanması konusunda
önemli bir adım olmuştur. Artık savaş ve ihtilal tek örgütçe ve işgal altındaki bölgelerde
yaygın biçimde yönetilecekti. Ayrıca ulusal egemenlik ilkesinin kabulü “saltanat ve
halifeliğin” kurtarılacağı görüşü ortaya atılmıştır ki bu durum ulusal egemenlik kavramının
saltanat kavramının üzerine çıkarılması anlamına geliyordu. Kimi yorumlarda Sivas’ta yeni
bir devletin kurulduğunun ileri sürülmesinin gerekçesi de buydu. Mustafa Kemal Paşa ulusal
egemenlik kavramına dayanarak Heyet-i Temsiliye’yi bir yürütme organı biçiminde
kullanmak istiyordu. Ancak gelişmeler onun temkinli olmasını gerektirdi. Bazı çevrelerde
Sivas Kongresi’nin gerçek bir ulusal parlamento olmadığı belirtiliyor ve bir an evvel
seçimlerin yapılarak Meclis-i Mebusan’ın toplanması talepleri dile getiriliyordu.
Sivas Kongresi Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul Hükümeti karşısındaki direncini de artırdı.
Anadolu hareketinin temsilcisi durumuna gelen Mustafa Kemal’in ve destekçilerinin tavrı
Damat Ferit Paşa’nın hükümetten çekilerek yerine Anadolu’nun tuttuğu vatansever kimliğiyle 7
tanınan Ali Rıza Paşa’nın (30 Eylül 1919) hükümeti kurmasını sağladı. Ali Rıza Paşa
Anadolu’ya Damat Ferit gibi karşı olmamakla birlikte, oldukça ürkek, endişeli ve çekingen
idi. Mustafa Kemal’in İstanbul’dan en önemli dilekleri arasında şunları vurgulamamız
gerekir.
1- İstanbul, ulusun birlik içinde meşru haklarını savunduğunu ve ülkede düzenin yerli yerinde
olduğunu, Kuva-yı Milliye’nin meşru ve haklı bir eylem olduğunu bir bildiri ile
açıklamalıydı.
2- Hükümet Erzurum ve Sivas kongrelerinin bildirilerine katılmalıydı.
3- Ulusal Meclis toplanana dek, hükümet kesin bağlantılar içine girmemeliydi.
4- Barış Konferansı’na gidecek delegeler, Heyet-i Temsiliye’nin de güvenebileceği kimseler
olmalıydı.
5- Ulusal direnişe karşı çıkanlar yargılanmalı; ulusal direnişi desteklediği için kovuşturmaya
uğrayan görevliler, işlerine geri verilmeliydi.
6- Basına konan sansür kaldırılmalıydı.
Buna karşılık İstanbul, bu talepleri özünde kabul ettiğini belirtiyor ancak, Heyet-i
Temsiliye’den “İttihatçı” olmadıklarını ilan etmelerini ve ayrıntılar üzerinde fazla
durmamalarını istiyordu. Ayrıca “devlet içinde devlet” olmak gibi bir tutum
benimsenmemesini istiyordu. Fakat böylesine temel sorunlar telgraf başında çözümlenemeyeceği
için Amasya’da İstanbul ve Anadolu arasında bir görüşme yapılmasına karar verildi. İstanbul
hükümetini Bahriye Nazırı Salih Paşa; Heyet-i Temsiliye’yi de Mustafa Kemal Paşa temsil
ediyordu.
20 Ekim’de başlayan görüşmeler 22 Ekim 1919’da görünüşte tam bir anlaşma ile sona erdi.
Buna göre, yapılan dört protokolla; Türklerin yaşamakta olduğu illerin hiçbir şekilde düşmana
bırakılmaması ve hiçbir şekilde manda ya da koruma kabul edilmemesi, azınlıklara
ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) verilmemesi konularında düşünce birliği sağlanmıştı. Ayrıca
İstanbul hükümeti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni yasal bir örgüt olarak
tanıyor ve barış görüşmelerine Heyet-i Temsiliye’nin onaylayacağı kişileri göndermeyi kabul
ediyordu. Üzerinde anlaşmaya varılan bir başka nokta en kısa zamanda Meclis-i Mebusan
seçimlerine gidilmesi ve seçimlerin hiçbir baskı olmaksızın gerçekleşmesine çalışılmasıydı.
Amasya’da anlaşmaya varılamayan tek husus, yapılan seçimlerden sonra Meclis-i Mebusan’ın
nerede toplanacağı idi. Mustafa Kemal İstanbul’un uygun olmayacağını ileri sürüyor, Salih 8
Paşa ise bunun tersini ileri sürüyordu. Bu konu ortada bırakılarak Amasya görüşmeleri olumlu
bir hava içinde kapandı.
Mustafa Kemal 16 Kasım’da tüm kolordu kumandanlarını ve Heyet-i Temsiliye üyelerini
Sivas’a çağırarak son bir durum değerlendirmesi yaptı. Bu toplantıda Heyet-i Temsiliye’nin
Sivas’tan Ankara’ya geçmesi kararı da alındı. 22 Aralık 1919’da Heyet-i Temsiliye Sivas’tan
hareket ederek Ankara’ya doğru yola çıktı. Mustafa Kemal Kayseri, Mucur, Kırşehir yoluyla
27 Aralık 1919’da Ankara’ya vardı. Mustafa Kemal ve yanındakiler Vali Muhiddin Paşa daha
önce tutuklanarak Sivas’a gönderilmiş olduğu için yerine bakan defterdar Galip Bey ve
Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) beylerin önayak olduğu çok görkemli bir törenle
karşılandılar.
Kongreler Döneminin Analizi
Ulusal Savaş döneminin hemen öncesinde ortaya çıkan kongreler dönemi siyasal tarih
açısından büyük önem taşımaktadır. Her şeyden önce örgütlenmenin yerellikten bölgeselliğe,
bölgesellikten de ulusallığa doğru yönelimini ortaya koymaktadır. Bu sarmalın yerellikten
bölgeselliğe yükselişinin kırılma noktaları bölgesel kongrelerdir. Evliye-i Selase için Büyük
Kars Kongresi, Altı Doğu ili ve Trabzon vilayeti için Erzurum Kongresi, Batı Anadolu için
Alaşehir Kongresi, Trakya için Büyük Edirne Kongresi.
Bölgesellikten ulusallığa sıçrayış Sivas Konresi ile gerçekleşmiştir. Ancak burada da ön adım
Erzurum Kongresidir. Erzurum Kongresi esas olarak Yerel Kongre İktidarları olarak
tanımlanan bir sürecin ürünüdür. Bununla birlikte kongreye ulusal kongre niteliği veren
özellikleri de vardır. Burada ulusal önderlik kadrosu ilk defa bölgesel kitle temeli olan bir
sivil örgütlenmeyle tanışmakta, bunu bölgeselliği aşan bir program sunmaktadır.
Ulusallaşmanın asıl basamağı Sivas Kongresi’dir. ARMHC ve Heyet-i Temsiliye (HT) belli
bir bölgeyi değil bütün ülke ve ulusu temsil etmektedir. Erzurum’un öngördüğü ve
gerektiğinde kurulmasını istediği “idare-i muvakkate” sırf Doğu ve Kuzey Doğu bölgesi için
söz konusuyken, Sivas’ın öngördüğü “idare-i muvakkate” “mülkümüzün bir cüzünün terk ve
ihmali halinde kurulabilecektir.” 9
Sivas’taki kongrenin az sayıda delegeyle toplanmış ve temsili gücünün zayıf olmasına karşın,
kendilerini milletin hakiki ve müntehap (seçilmiş) mümessilleri milli vicdanı temsil eden
kişiler olarak görülmüşlerdir.
Kongreler döneminin bir başka özelliği ülkedeki direnişin yönetiminin tek bir merkeze
bağlanmasına hizmet edişidir. Bu süreç kendiğilinden yaşanmamıştır. Önderliğin bilinçli ve
iradi müdahaleleriyle sağlanmıştır. Önderlik merkezileşme sürecinin doğumuyla başlamıştır.
Amasya’da önderlik merkezi karakterlidir. Burada bir üst subay grubu vardır. Askeri hiyerarşi
geçerlidir. Mustafa Kemal Paşa, Mersinli Cemal Paşa’dn sonra (Konya) Anadolu’daki en üst
rütbeli askerdir.Yani askeri ve mülki yetkilerle donatılmış Mustafa Kemal Paşa o tarihlerde
Anadolu’daki askeri-sivil bürokrasiyle Amasya çekirdeği ve Mustafa Kemal dışında başka bir
üst merci, başka bir merkez yoktur.
Taban konusuna gelince Erzurum Kongresi bu açıdan bir dönüm noktasıdır. Askeri ve
bürokratik ağırlıklı Amasya önderlik grubu ve Önder, Erzurum’da ilk defa sivil bir tabanla
buluşur. Böylece önderlik sivil bir meşruluk elde etmiştir.
Kongreler döneminin bir diğer boyutu hukukileşme sürecidir. Burada önderlik kendini hukuk
fikriyle meşrulaştırmaktadır. Bunun bir diğer boyutu örgütlenme biçiminde yasallık ve
sivilliğe yöneliştir. Amasya’daki grup fiili bir topluluktu, hukuki tüzel bir kişiliği yoktu,
askeri bir komite karakterini taşıyordu. Erzurum ve Sivas’la birlikte açık, yasal ve sivil tüzel
kişilikler yaratıldı. Kongre ve cemiyetler, yasa kurallarına (Cemiyetler Kanunu) dayanılarak
toplandı ve kuruldu. Bu durum askeri örgütlenme ve askeri itaat ilkesinden sivil örgütlenme
ve sivil meşruluk anlayışına geçiş demektir. Bu geçişte İttihatçılara özgü darbeci, gizli,
konspiratif örgütlenme ve çalışma yöntemlerinin tasfiye amacı da vardır.
Hukukilik noktasında üzerinde durulması gereken bir nokta temsil ve seçimdir. Kongre ve
cemiyetlerin bütün organları seçilmiş organlardır. Bu da hukukilik ya da hukukileşme
kavramının belirtisidir. Sivas Kongresi temsil gücü bakımından zayıftı ama kongre kararları
ve HT üyeleri seçime dayalı meşruluk ilkesine son derece bağlıydılar. Kurumsallaşma
hukukileşmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Ulusal kongrelerde kararlar hukuki kişiler ve
organlarca alınıp uygulanmaktadır. Mustafa Kemal imzalı kararlarda geçen “Kongre heyeti
namına” ya da “Heyeti Temsiliye” ibareleri bunu gösterir. 10
Kongre organları ve kişileri Kanun-ı Esasi’ye (KE) ve organlarına saygılıdırlar. Anayasal
meşruluk anlayışları KE’ye bağlantılıdır. Hatta İstanbul yönetimini yer yer KE’ye aykırı
tutumları nedeniyle eleştirilmektedir.
Ulusal kongreler direnişin Osmanlı Devleti’nden özerkleşmesi açısından da kırılma noktadır.
Amasya, Erzurum, Sivas, HT/Sivas ve HT/ Ankara. Bu son aşama özerkleşmeyi aşan
bağımsızlaşma ve devletleşme kertesiyle bir nitel sıçrama kaydedecektir. TBMM ve Türkiye
Devleti. Özerkleşmenin altı görünümü vardır. İdeolojik, örgütsel, siyasal, idari ve hukuki
boyutlar. İdeolojik olarak Osmanlı anayasal ideolojisinin temeli olan monarşik egemenlik
anlayışından kopuş söz konusudur. Bunun yerine demokratik, milli egemenlik kültürü
geçmektedir. Dolaysıyla söz konusu olan feodal kültürden, ulusal-laik kültüre ve değerlere bir
geçiş vardır. Askeri özerkleşmeden kasıt ulusal kongrelerin kendi silahlı gücünü, kendi askeri
bürokrasisini oluşturmasıdır. Örgütsel anlamda öz örgütlerini yaratmaları ifade edilir. Siyasal
özerklikten kasıt ise özerk siyasal kararlar alabilmektir.
İdari özerkleşme ulusal kongrelerinin kendisine bağlı bir idari aygıtı oluşturmasını ifade eder.
İlk olarak askeri bürokrasinin taşradaki en üst kademeleri UKİ’ye bağlanmıştır. Daha sonra
mülki bürokrasi de adım adım UKİ’ye bağlanmaya ve emirlerini buradan almaya
başlayacaktır. İdari özerkleşmenin üç boyutu vardır.
- Devlet bürokrasisini kullanmak
- Bunun için askeri bürokrasiden başlayıp sivil bürokrasiye doğru uzanmak.
- Doğu illerinden batı illerine doğru idari özerkleşmeyi sağlamak.
İdari özerkleşme UKİ’nin iktidarlaşmasının kesin göstergelerindendir. Hukuki özerklik
kavramı ulusal hareketin özerk kimlik kazanışının sentezi niteliğidir.
Ulusal kongreler dönemiyle ilgili başlıca sonuçlar iki başlık altında özetlenebilir.
- Ulusallşan, merkezileşen, hukukileşen, organlaşan ve özerkleşen bağımsızlıkçı hareket
artık bir iktidardır.
- UKİ, temsil temeli başta zayıfken (Sivas Kongresi), bu zaafını pratikte aşabilmiş ve
iktidar olmanın iki temel koşulunu yerine getirmiştir. Rıza ve yaptırım gücü. Şöyle ki, 11
UKİ her geçen gün konsensüsü temsil edebilir hale gelmekte ve aldığı kararları da bu
sayede uygulatabilmektedir.
Sonuç:
23 Temmuz 1919’da toplanan ve bölgesel nitelikli ancak ulusal kararlara referans veren
Erzurum Kongresi, 4 Eylül 1919’da toplanan ulusal Sivas Kongresi ile aynı ana ilkeleri
vurgulamıştır. Temsilciler Kurulu’nun temsil gücünün ulusal boyuta taşınması ve Misak-ı
Milli’nin genel ilkeleri bu kongrelerle oluşturulmuştur. Son Osmanlı Mebusan Meclisi için
seçimlere karar verilmiştir.
1. HAFTA: AMasya GENELGESİ SONRASINDA KONGELER DÖNEMİ
Özet:
Mustafa Kemal’in Anadolu’ya çıkışıyla önem kazanan kongre hareketleri milli mücadelenin
ana ilkelerini oluşturması açısından önem arz etmektedirler. Bu kongrelerin sonuç ilkeleri
devrim sürecinin rejiminin kurumsallaşmasında önemli referanslar göstermektedir. Bu
referanslar; ulus egemenliği, Misak-ı Milli, yabancı korumacılığının ve mandaterliğin reddi,
gayrimüslüm azınlıklara eşitlik ilkesi ve İstanbul Hükümeti’nden farklı katılımcı bir
parlamento gerekliliği vurgulanmıştır.
AMASYA GENELGESİ SONRASINDA KONGRELER DÖNEMİ
Mustafa Kemal Paşa Amasya Genelgesini hazırlayıp bunu ülke geneline yaydığında görev
kapsamını ve yetkilerini aşmış oluyordu. Aslında bu onun Anadolu’daki ulusal mücadeleyi
başlatma konusundaki ilk girişimiydi. İngilizlerin baskısıyla Dahiliye Nazırı Ali Kemal,
Mustafa Kemal’e görevden uzaklaştırıldığını bildirdi. Bununla birlikte Anadolu’daki yerel
idarecilerin bu karara uymadıkları görülmekteydi. Bu sıralarda İstanbul hükümetinin Elazığ’a
vali olarak atadığı Ali Galip, Sivas’ta bulunuyordu. Kendisi 26 Haziran’da Amasya’dan Erzurum’a
doğru yola çıkan Mustafa Kemal’i tutuklaması için Sivas Valisi Reşit Paşa’yı etkilemeye
çalışmıştı. Ancak Mustafa Kemal’in hızla Sivas’a gelmesi üzerine eli, kolu bağlı kalacaktı.
Amasya kararlarını uygulamakla yetkilendirilen askeri ve sivil yöneticilerin direnişi
karşısında Ali Kemal istifa etmek zorunda kaldı. Bu durumda Mustafa Kemal’in
örgütleyiciliğinin öenmli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal Samsun’a çıktığı
günden başlayarak Anadolu’daki asker-sivil yüksek düzeydeki görevlilerle bir telgraf ağı
oluşturdu. Özellikle Erzurum’daki 15. Kolordu (Kâzım Karabekir), Diyarbakır’daki 13.
Kolordu (Albay Ahmet Cevdet Bey), Ankara’daki 20. Kolordu (Ali Fuat Cebesoy) ile sürekli
haberleşme durumunda idi.2
Mustafa Kemal bu dönemde Erzurum’da hazırlıkları yapılmakta olan kongreye katılmak
amacıyla harekete geçmişti. Erzincan’a geldiğinde Padişahtan bir telgraf kendisine iletilmişti.
Bu telgrafta Sultan Mustafa Kemal’e Dahiliye Nezareti’nin kendisini 9. Ordu
Müfettişliğinden aldığını bildiriyor, geri dönmesini istiyordu. Bu telgrafta eğer İstanbul’a
gelmekten çekiniyorsa barış antlaşması imzalanıncaya kadar istediği bir yerde dinlenmesi
öneriliyordu. Aynı istekler Harbiye Nezaretinden gelen telgrafta da dile getirilmişti. Verdiği
yanıtta görevinden ayrılmayacağını bildiren Mustafa Kemal Paşa 3 Temmuz 1919’da
Erzurum’a ulaştı. 7 Temmuz’da bütün ordu birliklerine gönderdiği genelgede İstanbul
hükümetinden gelen emirleri dinlememelerini istiyor, bulundukları yerlerde Müdafaa-i Hukuk
ve Redd-i İlhak dernekleriyle işbirliği yapmalarını talep ediyordu.
7/8 Temmuz gecesinde İstanbul’dan gelen telgraf Mustafa Kemal Paşa’ya görevden alındığını
bildiriyordu. Buna karşılık aynı gece Mustafa Kemal Harbiye Nezareti’ne bir telgraf çekerek
görevinden ve askerlikten ayrıldığını iletti. Bu aslında Anadolu başlangıç aşamasındaki
ihtilalin buhranlı dönemlerinden biriydi Erzurum’da kongre toplanma hazırlıklarının
yoğunluk kazandığı bir dönemde Mustafa Kemal tümüyle sivil bir kimliğe bürünmüştü. Oysa
o göne kadar ki tüm kararlarının altında 9. Ordu Müfettişliği gibi resmi bir görevin verdiği
meşruiyet zeminini kullanmıştı. İstanbul’la giriştiği mücadele sonrasında görevinden istifa
ederken bu meşruiyet zemininde de tehlikeli bir durum ortaya çıkmıştı. Daha vahimi 15.
Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya tutuklanması hakkında verilen gizli buyrukların
yerine getirimesi durumunda ulusal direniş başlangıç aşamasında tehlikeye girebilirdi. Ancak
bu tarihsel süreçte Karabekir Paşa’nın tavrı krizi sona erdirdi. O dönemde kendisiyle aynı
rütbede olan (her ikisi de Tuğgeneral) Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ederek
“Ben ve Kolordum hepimiz buyruğundayız Paşam” diyerek endişeli bekleyişi sona erdirdi.
Mondros Mütarekesi sonrasında Anadolu düzenli halini koruyan 15. Kolordunun
Komutanının artık hiçbir resmi görevi olmayan bir ismin buyruğu altına görmesi Mustafa
Kemal’in liderliğinin tartışmasız hale gelmesi açısından da çok önemli bir katkıydı. Nitekim
bu hareket sonrasında başta Ali Fuat Paşa olmak üzere bütün birliklerin komutanları aynı yolu
benimsedi. 3. Kolordu Komutanı Miralay Selahattin gibi bazı komutanlar aynı tavrı
göstermemesi ve Mustafa Kemal’in buyruğuna girmemesi de oluşan birliği bozmadı.
Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Derneği tarafından düzenlenen Erzurum Kongresi 23
Temmuz 1919’da toplandı. Amasya Genelgesinde 10 Temmuz’da toplanacağı belirtilmesine
rağmen yaşanan bu gecikme bazı delegelerin gecikmesiyle ilgiliydi. Bu kongrede doğu 3
vilayetlerinin tümü temsil edilmemişti. Çünkü Elaziz, Mardin ve Diyarbekir temsilcileri bölge
valilerince engellenmişti. Kongre aralarında Sivas temsilcisinin de bulunduğu 54 temsilci ile
göreve başladı. Bu 54 delegenin 17’si çiftçi ve tüccar (eşraf), 5’i emekli subay, 4’ü emekli
sivil memur, 5’i öğretmen, 4’ü gazeteci , 5’i hukuçu, 2’si mühendis, 1’i doktor, 6’sı din
adamı, 3’ü eski mebus, 1’i general (Mustafa Kemal) ve 1’ide eski bakandı (Rauf Bey).
14 gün çalışan kongre toplantılar sonucunda şu kararları aldı:
1- Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.
2- Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına
karşı ve Osmanlı hükümetinin dağılması halinde ulus, birlikte direnecek ve savunacaktır.
3- Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğin sağlanmasına İstanbul hükümetinin
gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet
üyeleri ulusal kongrece seçileceklerdir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Temsilciler Kurulu
yapacaktır.
4- Ulusal gücü etken ve ulusal idareyi egemen kılmak temel ilkedir.
5- Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar
verilmez.
6- Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz.
7- Millet Meclisi’nin hemen toplanması ve hükümet işlerinin Meclis denetiminde
yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır.
Kongre sonunda bu kararları uygulamak üzere oluşturulan Heyet-i Temsiliye’ye Mustafa
Kemal Paşa başkan olarak seçilmişti. Erzurum Kongresi ve burada varılan kararlar İstanbul’u
tedirgin etmişti. Öncelikle Mustafa Kemal’in çalışma olanaklarını kısıtlamak istediler ve
gerek Mustafa Kemal’in ve gerekse Anadolu’daki diğer kumandanların kullandıkları “mülki
idare makamlarına emir verme yetkisini” kaldırmak istediler. Dahiliye Nezareti’nin 15
Ağustos 1919’da tüm illere tellediği Bakanlar Kurulu kararıyla, yukarıda sözü edilen yetkinin
İdare-i Umumiye-i Vilayet Yasası’na aykırı olduğu için kaldırıldığı duyuruldu. Ancak bu
duyurunun da pek etkisi olmadı. Bunun üzerine İstanbul hükümeti hazırlıkları ilerleyen Sivas
Kongresi’ni engellemek için yeni bazı girişimlerde bulundu. Sivas Valisi Mustafa Reşit Paşa,
Erzurum’da bulunan Mustafa Kemal Paşa ile 20 Ağustos 1919 günü telgraf makinesi başında
yaptığı konuşmada, Sivas’a gelmiş olan bir Fransız binbaşının, eğer Kongre yapılacak olursa, 4
oraların işgal edileceğini duyduğunu bildirerek, Kongre’den vazgeçmesini rica etti. Mustafa
Kemal böyle bir olasılık olmadığını, olsa da karardan cayılmayacağını bildirdi.
Erzurum Kongresiyle Doğu Anadolu’daki ulusal girişimler birleştirilmiş oldu. Kongre vatanın
bütün halinde savunulacağı konusunda bir irade ortaya koymuştu. Bu sırada Batı
Anadolu’daki ulusal dernekler de direniş konusunda faal bir irade sergilemekteydiler. İzmir’in
işgali Batı Anadolu’da da uyarıcı bir etkide bulunmuştu. Hacim Muhittin (Çarıklı) adındaki
vatanseverin önderliğinde başlayan kıpırdanmalar sonunda 26-30 Temmuz Birinci Balıkesir
Kongresi toplandı. Kongrenin düzenleyicileri 61. Tümen Komutanı Albay Kâzım (Özalp),
Hacim Muhiddin (Çarıklı), Vasıf (Çınar) ve Necati beylerle Kuva-yı Milliye komutanlarından
Hamdi ve Hüsnü beylerdi. Ayrıca Balıkesir Müftüsü Abdullah (Zeyni) Efendi’nin büyük
katkısı olmuştu. Bu kongreye Soma, Kırkağaç, Akhisar, Balıkesir, Susurluk, İvrindi,
Savaştepe, Bigadiç, Konakpınarı ve çevresi Redd-i İlhak Dernekleri delegelerinden 48
yurtsever-aydın katılmıştı.
Kongrede alınan kararların en belli başlıları şöyle toparlanabilir:
1) Hedef ve gaye vatanın kurtarılmasıdır. Kongre ne suretle olursa olsun, siyasetle uğraşmayı
reddeder.
2) Yunanlılara karşı harekât devam ettiği müddetçe seferberlik umumidir. Herkes vatan
hizmetini yapmakla mükelleftir.
3) Balıkesir’de olduğu gibi kazalarda da maliye ve levazım teşkilâtı meydana getirilecektir.
Kaza ve nahiyelerden gönderilen eratın masrafları, sonradan umumi masraftan ödenmek üzere
bu teşkilâtça sağlanacaktır.
4) Gönderilen eratın başında, o bölgenin eşrafından bir zat bulunacak ve bu zat eratla beraber
cephede kalacaktır.
5) Bir “Heyet-i Merkeziye” teşkil edilecektir.
6) Kongre hiçbir siyasi parti ile alakadar olmamakla beraber “çetecilikten nefret” ve
“muntazam teşkilât” içinde Yunanlıları Anadolu’dan tardetmeye azmetmiştir.
7) Türk, son zerre-i hayatını da sarfedecek ve fakat hiçbir kuvvet ve tehdit karşısında, hiçbir
zaman işgalleri kabul etmeyecektir.
Erzurum Kongresinden üç gün sonra toplanan Balıkesir Kongresinin düşmana karşı
elbirliğiyle eyleme geçme kararı Doğu’da umutla karşılandı. 16-25 Ağustos tarihleri arasında 5
bu defa Alaşehir Kongresi toplandı. Burada da benzer kararlar alındı. Bu durum bölgesel
direnişten ulusal düzeyde bir direnişe geçişin habercisi oldu.
Heyet-i Temsiliye Başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresi’nin hazırlıkları için 29
Ağustos’ta Erzurum’dan ayrılarak 2 Eylül’de Sivas’a geldi. Sivas Kongresi 4 Eylül 1919
tarihinde toplandı. 13 Eylül’de sona ermiştir. Kongre’ye katılan delege sayısı kesin olarak
saptanamamaktadır. Ancak otuz üç ya da otuz dört delegenin toplantıya katıldığı
anlaşılmaktadır. Sivas Kongresi’nde Erzurum’da alınan kararlar olduğu gibi benimsenirken
bazı değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin belli başlıları şunlardır:
1- Önceleri adı Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olan derneğin adı Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olmuştur.
2- “Temsilciler Kurulu Doğu Anadolu’nun bütününü temsil eder” sözü yerine, “Temsilciler
Kurulu yurdun bütününü temsil eder” denmiştir.
Sivas Kongresi’nde yoğun bir tartışmanın, manda sorunu çevresinde açıldığını görüyoruz.
Gerçekten ABD Mandası’ndan yana olanlar Sivas Kongresi’nde çok çaba sarfetmişlerdi.
Bunlar konuşmalarında devletin gelirlerinin ancak dış borçların faizlerini ödeyebilecek
durumda olduğunu, memleketin dış yardıma büyük gereksinme duyduğunu belirttiler.
Örneğin önceleri ve daha sonraları ulusal savaşıma büyük katkısı olmuş ve olacak olan Halide
Edip Adıvar 10 Ağustos 1919’da Mustafa Kemal’e gönderdiği bir telgrafta şöyle diyordu:
“Serüven ve savaş zamanı artık geçmiştir. Gelecek için gelişme ve birleşme savaşı açmak
zorundayız. Sınırlarında bunca çocuğu ölen zavallı yurdumuzun düşünce ve uygarlık
savaşında kaç şehidi var? Biz Türkiye’nin hayırlı çocuklarından yarının kurucuları olmalarını
istiyoruz. Rauf Bey kardeşimizle sizin, temelleri bile çöken zavallı yurdumuz için uzaktan
görerek birlikte düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.”
Yine bu konuyla ilgili olarak Mr. Brown adında ABD’li bir gazeteci Sivas’a gelmişti. Ancak
manda meselesi Erzurum Kongresi’nde de görüşülmüş ve reddedilmişti. Sivas Kongresi’nde
bu konu son bir kez tartışıldıktan sonra, bağımsızlığa aykırı düşecek bu tür çözümlerin göz
önünde alınmayacağı kesin bir şekilde karara bağlandı.6
Sivas Kongresi’nde alınan diğer önemli kararlar arasında; 9 Eylül’de, Batı Anadolu’daki
ulusal kuvvetlerin, merkezi Ankara’da bulunan 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın
(Cebesoy) emrine verilmesini ve yurdun dört bir yanında kurulmuş değişik isimli tüm dernek
ve örgütlerin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmesini
sayabiliriz. Cemiyetin merkezi şimdilik Sivas oluyor ve Mustafa Kemal Paşa başkanlığında
on üç kişilik bir Heyet-i Temsiliye kuruluyordu.
Sivas Kongresi zaman zaman Vahdettin’le direkt ilişki olanakları aramış, fakat Damat Ferit bunu
sürekli engellemiş, dahası Kongre’yi dağıtmaya çabalamıştı. Bunun üzerine Damat Ferit son bir
kez uyarılmış, fakat olumsuz tavrı üzerine 12 Eylül 1919 sabahından başlamak üzere İstanbul’la
tüm haberleşmelerin kesilmesine ve tek yetkili kurul olarak Heyet-i Temsiliye’nin alınmasına karar
verilerek, bu karar tüm merkezlere duyurulmuştur.
12 Eylül 1919’da Sivas Kongresi bir bildiri yayınlayarak dağıldı. Bu bildiri İstanbul’da bulunan
tüm büyükelçiliklere ve yabancı devlet temsilciliklerine dağıtıldı. Bu bildiride Damat Ferit
hükümetinin meşru olmadığı savunuluyor ve 30 Ekim 1918 sınırlarından bir gerilemenin
sözkonusu olamayacağı bildiriliyordu. Ayrıca ulusal bağımsızlığın kazanılması ve halifelik ve
saltanat makamının kurtarılması için, ulusal iradeye dayanan Kuva-yı Milliye’nin egemen
kılınması gereği açıklanıyordu.
Sivas Kongresi ulusal eylemin birleştirilmesi ve resmi bir çatı altında toplanması konusunda
önemli bir adım olmuştur. Artık savaş ve ihtilal tek örgütçe ve işgal altındaki bölgelerde
yaygın biçimde yönetilecekti. Ayrıca ulusal egemenlik ilkesinin kabulü “saltanat ve
halifeliğin” kurtarılacağı görüşü ortaya atılmıştır ki bu durum ulusal egemenlik kavramının
saltanat kavramının üzerine çıkarılması anlamına geliyordu. Kimi yorumlarda Sivas’ta yeni
bir devletin kurulduğunun ileri sürülmesinin gerekçesi de buydu. Mustafa Kemal Paşa ulusal
egemenlik kavramına dayanarak Heyet-i Temsiliye’yi bir yürütme organı biçiminde
kullanmak istiyordu. Ancak gelişmeler onun temkinli olmasını gerektirdi. Bazı çevrelerde
Sivas Kongresi’nin gerçek bir ulusal parlamento olmadığı belirtiliyor ve bir an evvel
seçimlerin yapılarak Meclis-i Mebusan’ın toplanması talepleri dile getiriliyordu.
Sivas Kongresi Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul Hükümeti karşısındaki direncini de artırdı.
Anadolu hareketinin temsilcisi durumuna gelen Mustafa Kemal’in ve destekçilerinin tavrı
Damat Ferit Paşa’nın hükümetten çekilerek yerine Anadolu’nun tuttuğu vatansever kimliğiyle 7
tanınan Ali Rıza Paşa’nın (30 Eylül 1919) hükümeti kurmasını sağladı. Ali Rıza Paşa
Anadolu’ya Damat Ferit gibi karşı olmamakla birlikte, oldukça ürkek, endişeli ve çekingen
idi. Mustafa Kemal’in İstanbul’dan en önemli dilekleri arasında şunları vurgulamamız
gerekir.
1- İstanbul, ulusun birlik içinde meşru haklarını savunduğunu ve ülkede düzenin yerli yerinde
olduğunu, Kuva-yı Milliye’nin meşru ve haklı bir eylem olduğunu bir bildiri ile
açıklamalıydı.
2- Hükümet Erzurum ve Sivas kongrelerinin bildirilerine katılmalıydı.
3- Ulusal Meclis toplanana dek, hükümet kesin bağlantılar içine girmemeliydi.
4- Barış Konferansı’na gidecek delegeler, Heyet-i Temsiliye’nin de güvenebileceği kimseler
olmalıydı.
5- Ulusal direnişe karşı çıkanlar yargılanmalı; ulusal direnişi desteklediği için kovuşturmaya
uğrayan görevliler, işlerine geri verilmeliydi.
6- Basına konan sansür kaldırılmalıydı.
Buna karşılık İstanbul, bu talepleri özünde kabul ettiğini belirtiyor ancak, Heyet-i
Temsiliye’den “İttihatçı” olmadıklarını ilan etmelerini ve ayrıntılar üzerinde fazla
durmamalarını istiyordu. Ayrıca “devlet içinde devlet” olmak gibi bir tutum
benimsenmemesini istiyordu. Fakat böylesine temel sorunlar telgraf başında çözümlenemeyeceği
için Amasya’da İstanbul ve Anadolu arasında bir görüşme yapılmasına karar verildi. İstanbul
hükümetini Bahriye Nazırı Salih Paşa; Heyet-i Temsiliye’yi de Mustafa Kemal Paşa temsil
ediyordu.
20 Ekim’de başlayan görüşmeler 22 Ekim 1919’da görünüşte tam bir anlaşma ile sona erdi.
Buna göre, yapılan dört protokolla; Türklerin yaşamakta olduğu illerin hiçbir şekilde düşmana
bırakılmaması ve hiçbir şekilde manda ya da koruma kabul edilmemesi, azınlıklara
ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) verilmemesi konularında düşünce birliği sağlanmıştı. Ayrıca
İstanbul hükümeti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni yasal bir örgüt olarak
tanıyor ve barış görüşmelerine Heyet-i Temsiliye’nin onaylayacağı kişileri göndermeyi kabul
ediyordu. Üzerinde anlaşmaya varılan bir başka nokta en kısa zamanda Meclis-i Mebusan
seçimlerine gidilmesi ve seçimlerin hiçbir baskı olmaksızın gerçekleşmesine çalışılmasıydı.
Amasya’da anlaşmaya varılamayan tek husus, yapılan seçimlerden sonra Meclis-i Mebusan’ın
nerede toplanacağı idi. Mustafa Kemal İstanbul’un uygun olmayacağını ileri sürüyor, Salih 8
Paşa ise bunun tersini ileri sürüyordu. Bu konu ortada bırakılarak Amasya görüşmeleri olumlu
bir hava içinde kapandı.
Mustafa Kemal 16 Kasım’da tüm kolordu kumandanlarını ve Heyet-i Temsiliye üyelerini
Sivas’a çağırarak son bir durum değerlendirmesi yaptı. Bu toplantıda Heyet-i Temsiliye’nin
Sivas’tan Ankara’ya geçmesi kararı da alındı. 22 Aralık 1919’da Heyet-i Temsiliye Sivas’tan
hareket ederek Ankara’ya doğru yola çıktı. Mustafa Kemal Kayseri, Mucur, Kırşehir yoluyla
27 Aralık 1919’da Ankara’ya vardı. Mustafa Kemal ve yanındakiler Vali Muhiddin Paşa daha
önce tutuklanarak Sivas’a gönderilmiş olduğu için yerine bakan defterdar Galip Bey ve
Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) beylerin önayak olduğu çok görkemli bir törenle
karşılandılar.
Kongreler Döneminin Analizi
Ulusal Savaş döneminin hemen öncesinde ortaya çıkan kongreler dönemi siyasal tarih
açısından büyük önem taşımaktadır. Her şeyden önce örgütlenmenin yerellikten bölgeselliğe,
bölgesellikten de ulusallığa doğru yönelimini ortaya koymaktadır. Bu sarmalın yerellikten
bölgeselliğe yükselişinin kırılma noktaları bölgesel kongrelerdir. Evliye-i Selase için Büyük
Kars Kongresi, Altı Doğu ili ve Trabzon vilayeti için Erzurum Kongresi, Batı Anadolu için
Alaşehir Kongresi, Trakya için Büyük Edirne Kongresi.
Bölgesellikten ulusallığa sıçrayış Sivas Konresi ile gerçekleşmiştir. Ancak burada da ön adım
Erzurum Kongresidir. Erzurum Kongresi esas olarak Yerel Kongre İktidarları olarak
tanımlanan bir sürecin ürünüdür. Bununla birlikte kongreye ulusal kongre niteliği veren
özellikleri de vardır. Burada ulusal önderlik kadrosu ilk defa bölgesel kitle temeli olan bir
sivil örgütlenmeyle tanışmakta, bunu bölgeselliği aşan bir program sunmaktadır.
Ulusallaşmanın asıl basamağı Sivas Kongresi’dir. ARMHC ve Heyet-i Temsiliye (HT) belli
bir bölgeyi değil bütün ülke ve ulusu temsil etmektedir. Erzurum’un öngördüğü ve
gerektiğinde kurulmasını istediği “idare-i muvakkate” sırf Doğu ve Kuzey Doğu bölgesi için
söz konusuyken, Sivas’ın öngördüğü “idare-i muvakkate” “mülkümüzün bir cüzünün terk ve
ihmali halinde kurulabilecektir.” 9
Sivas’taki kongrenin az sayıda delegeyle toplanmış ve temsili gücünün zayıf olmasına karşın,
kendilerini milletin hakiki ve müntehap (seçilmiş) mümessilleri milli vicdanı temsil eden
kişiler olarak görülmüşlerdir.
Kongreler döneminin bir başka özelliği ülkedeki direnişin yönetiminin tek bir merkeze
bağlanmasına hizmet edişidir. Bu süreç kendiğilinden yaşanmamıştır. Önderliğin bilinçli ve
iradi müdahaleleriyle sağlanmıştır. Önderlik merkezileşme sürecinin doğumuyla başlamıştır.
Amasya’da önderlik merkezi karakterlidir. Burada bir üst subay grubu vardır. Askeri hiyerarşi
geçerlidir. Mustafa Kemal Paşa, Mersinli Cemal Paşa’dn sonra (Konya) Anadolu’daki en üst
rütbeli askerdir.Yani askeri ve mülki yetkilerle donatılmış Mustafa Kemal Paşa o tarihlerde
Anadolu’daki askeri-sivil bürokrasiyle Amasya çekirdeği ve Mustafa Kemal dışında başka bir
üst merci, başka bir merkez yoktur.
Taban konusuna gelince Erzurum Kongresi bu açıdan bir dönüm noktasıdır. Askeri ve
bürokratik ağırlıklı Amasya önderlik grubu ve Önder, Erzurum’da ilk defa sivil bir tabanla
buluşur. Böylece önderlik sivil bir meşruluk elde etmiştir.
Kongreler döneminin bir diğer boyutu hukukileşme sürecidir. Burada önderlik kendini hukuk
fikriyle meşrulaştırmaktadır. Bunun bir diğer boyutu örgütlenme biçiminde yasallık ve
sivilliğe yöneliştir. Amasya’daki grup fiili bir topluluktu, hukuki tüzel bir kişiliği yoktu,
askeri bir komite karakterini taşıyordu. Erzurum ve Sivas’la birlikte açık, yasal ve sivil tüzel
kişilikler yaratıldı. Kongre ve cemiyetler, yasa kurallarına (Cemiyetler Kanunu) dayanılarak
toplandı ve kuruldu. Bu durum askeri örgütlenme ve askeri itaat ilkesinden sivil örgütlenme
ve sivil meşruluk anlayışına geçiş demektir. Bu geçişte İttihatçılara özgü darbeci, gizli,
konspiratif örgütlenme ve çalışma yöntemlerinin tasfiye amacı da vardır.
Hukukilik noktasında üzerinde durulması gereken bir nokta temsil ve seçimdir. Kongre ve
cemiyetlerin bütün organları seçilmiş organlardır. Bu da hukukilik ya da hukukileşme
kavramının belirtisidir. Sivas Kongresi temsil gücü bakımından zayıftı ama kongre kararları
ve HT üyeleri seçime dayalı meşruluk ilkesine son derece bağlıydılar. Kurumsallaşma
hukukileşmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Ulusal kongrelerde kararlar hukuki kişiler ve
organlarca alınıp uygulanmaktadır. Mustafa Kemal imzalı kararlarda geçen “Kongre heyeti
namına” ya da “Heyeti Temsiliye” ibareleri bunu gösterir. 10
Kongre organları ve kişileri Kanun-ı Esasi’ye (KE) ve organlarına saygılıdırlar. Anayasal
meşruluk anlayışları KE’ye bağlantılıdır. Hatta İstanbul yönetimini yer yer KE’ye aykırı
tutumları nedeniyle eleştirilmektedir.
Ulusal kongreler direnişin Osmanlı Devleti’nden özerkleşmesi açısından da kırılma noktadır.
Amasya, Erzurum, Sivas, HT/Sivas ve HT/ Ankara. Bu son aşama özerkleşmeyi aşan
bağımsızlaşma ve devletleşme kertesiyle bir nitel sıçrama kaydedecektir. TBMM ve Türkiye
Devleti. Özerkleşmenin altı görünümü vardır. İdeolojik, örgütsel, siyasal, idari ve hukuki
boyutlar. İdeolojik olarak Osmanlı anayasal ideolojisinin temeli olan monarşik egemenlik
anlayışından kopuş söz konusudur. Bunun yerine demokratik, milli egemenlik kültürü
geçmektedir. Dolaysıyla söz konusu olan feodal kültürden, ulusal-laik kültüre ve değerlere bir
geçiş vardır. Askeri özerkleşmeden kasıt ulusal kongrelerin kendi silahlı gücünü, kendi askeri
bürokrasisini oluşturmasıdır. Örgütsel anlamda öz örgütlerini yaratmaları ifade edilir. Siyasal
özerklikten kasıt ise özerk siyasal kararlar alabilmektir.
İdari özerkleşme ulusal kongrelerinin kendisine bağlı bir idari aygıtı oluşturmasını ifade eder.
İlk olarak askeri bürokrasinin taşradaki en üst kademeleri UKİ’ye bağlanmıştır. Daha sonra
mülki bürokrasi de adım adım UKİ’ye bağlanmaya ve emirlerini buradan almaya
başlayacaktır. İdari özerkleşmenin üç boyutu vardır.
- Devlet bürokrasisini kullanmak
- Bunun için askeri bürokrasiden başlayıp sivil bürokrasiye doğru uzanmak.
- Doğu illerinden batı illerine doğru idari özerkleşmeyi sağlamak.
İdari özerkleşme UKİ’nin iktidarlaşmasının kesin göstergelerindendir. Hukuki özerklik
kavramı ulusal hareketin özerk kimlik kazanışının sentezi niteliğidir.
Ulusal kongreler dönemiyle ilgili başlıca sonuçlar iki başlık altında özetlenebilir.
- Ulusallşan, merkezileşen, hukukileşen, organlaşan ve özerkleşen bağımsızlıkçı hareket
artık bir iktidardır.
- UKİ, temsil temeli başta zayıfken (Sivas Kongresi), bu zaafını pratikte aşabilmiş ve
iktidar olmanın iki temel koşulunu yerine getirmiştir. Rıza ve yaptırım gücü. Şöyle ki, 11
UKİ her geçen gün konsensüsü temsil edebilir hale gelmekte ve aldığı kararları da bu
sayede uygulatabilmektedir.
Sonuç:
23 Temmuz 1919’da toplanan ve bölgesel nitelikli ancak ulusal kararlara referans veren
Erzurum Kongresi, 4 Eylül 1919’da toplanan ulusal Sivas Kongresi ile aynı ana ilkeleri
vurgulamıştır. Temsilciler Kurulu’nun temsil gücünün ulusal boyuta taşınması ve Misak-ı
Milli’nin genel ilkeleri bu kongrelerle oluşturulmuştur. Son Osmanlı Mebusan Meclisi için
seçimlere karar verilmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)